Hızırbey

Hızırbey Haber Portalı

11:39, 26 Eylül 2020 Cumartesi
İMAN KONUSU  BÖLÜM: (7/7)
İMAN KONUSU

İMAN KONUSU BÖLÜM: (7/7)

Hazret (ks) haramdan korunmak konusunda bir Menkıbe anlattı:


Hazret (ks) haramdan korunmak konusunda bir Menkıbe anlattı:

HARAMDAN KAÇANI ALLAH KORUR

Bir zamanlar hükümdar Şahıruh zamanında Nimetullah Efendi adında haramdan kaçınmaktaki titizliği ile meşhur, bir maneviyat büyüğü yaşamıştır. Aşağıda anlatacağımız hâdise.Onun bu husustaki şöhretinin ne kadar yerinde olduğunu ortaya koymaktadır.

Şahıruh, bir gün ziyaretine gelen Nimetullah Efendi'ye manalı bir ifade ile takılır. "İşittiğime göre gönderilen hediyelerden yiyormuşsunuz. Hâlbuki hediyelerin içinde bazılarının haram maldan kazanılmış şeyler olma ihtimali kuvvetlidir. Bu haramlardan nasıl yersiniz?" Der. Nimetullah Hazretleri şu cevabı verir:

"Bize helâl tarafı gelir, Allah’ın izniyle biz haram yemeyiz. Allah haramdan kaçan kulunu korur, ona haram yedirmez. Yeter ki o kul, haram yememek azminde olsun." Hükümdar Şahıruh, Nimetullah Efendi'nin bu sözünün zayıflığını ispat etmek için adamlarına gizlice emir verir. Hemen koşarlar, şehrin dışında tek kuzusunu otlatan bir kadıncağız görürler. Dövme tehdidi ile korkuttukları kadıncağızın elinden, kuzusunu alıp saraya götürürler. Kuzu orada hemen kesilir, güzelce kebap yapılır. Ziyafete haram yemeyen Nimetullah Efendi'yi de davet ederler. Mübarek, daveti reddetmez, icabet eder. Saraydakiler de az sonra mahcup olacağı düşüncesiyle neticeyi heyecanla beklerler. Şahıruh, Nimetullah Efendi'yi sofraya buyur eder. Birlikte otururlar. Vezir ve yanındakiler hepsi de önlerindeki kuzu etinden iştah ile yerler. Tabiî ki Nimetullah Efendi de onlarla beraber yer, hem de arada sırada Allah'ın helâl nimetine şükreder. Yemekten kalkanlar ellerini yıkarlar, sedir üzerine oturup işin sonunu beklerken, Şahıruh tebessüm ederek konuşur: "Allah haramdan kaçan kullarını korur, haram yedirmez' diyordunuz. Bak işte, haramı bal gibi sen de yedin. Allah seni korumadı. Buna ne buyrulur?" Nimetullah Efendi:"Ben haram yemedim. Benim yediğim helâldi. Haramı siz yediniz." "Nasıl olur? Senin yediğin bu kuzuyu adamlarımız kırda bir kadının elinden zorla aldılar. Zorla alınan bu kuzunun haram etinden sen de bizimle birlikte yedin.

Nimetullah Efendi: Bu kuzu benim için helâldi. Sizin için ise haram. İsterseniz, kuzuyu elinden zorla aldığınız kadını bulun ve sorun." Şahı ruh’un adamları koşarlar, kuzusunu elinden zorla aldıkları kadıncağızı bulurlar, ondan kuzuyu niçin otlattığını sorarlar. Bir şeyden habersiz kadıncağız, aynen şu cevabı verir: "Burada Nimetullah Efendi adında bir büyük zaddan bahsediyorlardı. Kuzumu ona götürüyordum. Fakat sizler elimden aldınız. O zatın hakkını yediniz. Haram yemiş oldunuz." Nimetullah Efendi, Haramdan kaçanı Allah'ın koruduğunu bu hâdise ile göstermiş oldu. Her işinde ve yediği her lokmaya dikkat edilirse Allah’u Teâlâ kullarını korur. Haram yemelerine engel çıkarır. Vesselâm.

Hazret(ks)"Haramdan Fakire Sadaka Olmaz" dedi ve bu anlamda bir Menkıbe anlattı. Devrinin hükümdarı, Seyyid Ebûl-Vefa (ks) Hazretlerini imtihan etmek istemişti. İhlâs ve velâyet derecesini anlamak istiyordu. Bunun için, helâl yoldan kazanılmış yüz dinarın içine, haram yoldan kazanılmış on dinar koydu. O on dinarın üzerine, kendisinin anlayabileceği bir işaret bıraktı. Bunların hepsini bir kese içine koyarak, adamlarından birine verdi ve "Bunları Ebû'l-Vefa’ya götür, talebelerine dağıtsın" dedi. Gönderdiği kimse, Ebû'l-Vefa’nın huzuruna gelerek, halifenin dediğini söyledi. Ebû'l-Vefa Hazretleri, "Keseyi çevir de mührü açılsın" buyurdu. O kimse söylenileni yaptı ve kesenin içindekileri bir tabağa boşalttı. Seyyid Ebû'l-Vefa, "Şunları ayır. Şunları da, şunları da" diyerek, halifenin karıştırdığı haram yoldan kazanılmış olan on dinarı birer, birer ayırdı. Helâl yoldan kazanılmış olan yüz dinarı alıp kabul etti. On dinarı da bir keseye koydurarak, "Bu dinarlar, fakirlere nafaka olarak harcanamaz. Götür kendisi harcasın" diyerek, halifeye geri gönderdi. Halife, on dinarı eline alınca gördü ki. İşaretlediği ve haram yoldan kazanılmış olan dinarlar idi. O zaman anladı ki, Seyyid Ebû'l-Vefa Hazretleri, Allah’u Teâlâ’nın veli kullarındandır. Cenâb-ı Hak sevdiği kullarını haramdan korur. Vesselâm.

Hazret (ks) Haramdan uzak olanın duası makbuldür dedi ve kısa bir Menkıbe anlattı:

Evliya’nın büyüklerinden Ebû'l-Hasen-i Harkânî'nin (ks) talebeleri, memleketlerine izinli gidiyorlardı. Kendisinden dua istediler. "Korkulu yerde 'Ya Ebe'l-Hasen' deyiniz" dedi. Bir gece yolda eşkıyanın hücumuna uğradılar. Bağırıp "Ya Allah" dediler. Yalnız birisi: "Ya Ebe'l-Hasen" dedi. Eşkıyalar onu görmediler. Diğerlerinin hepsini soydular. Sabah olup onu selâmette görünce şaşırdılar. Sebebini sordular. O da: "Ya Ebe'l-Hasen, dedim, kurtuldum" dedi. Hocalarına gelip: "Biz Allah deyip soyulduk. Bu ise, ya Ebe'l-Hasen diyerek sana sığınıp kurtuldu" dediler. Bunun sırrını, sebebini bildirmesi için yalvardılar. Ebe'l-Hasen (ks) Hazretleri: "Ağzınızdan haram girer, haram çıkar. Allah’u Teâlâ’yı hakkıyla tanımazsınız. Sadece dilden Allah dersiniz. Böyle kimselerin duaları kabul olmaz. Allah’u Teâlâ, o arkadaşınızın sesini Ebû'l-Hasen'e duyurdu. Ebû'l-Hasen de, onu kurtarması için Allah’u Teâlâ’ya yalvardı. Ebû'l-Hasen ise, haram yemez, haram içmez. Haram söz söylemez. Allah'a yalnız diliyle değil gönlüyle de bağlıdır. Bu bakımdan duası kabul olup o kurtuldu." Dedi.

Hazret (ks) Mezhepler konusunu şöyle açıkladı:

Mezhep: Gidilen yol, benimsenen metot ve görüş demektir. Dini manada mezhep ise, Müctehid bir Âlimin fikir ve görüşlerini benimseyen insanların meydana getirdiği dini anlayışlara denir.

Mezhepler arasında esasta hiçbir ayrılık yoktur. Ayrılık, teferruatta dinin özüne zarar vermeyen meselelerdedir.

Ayrıca hiçbir Müctehid kendi adına bir mezhep kurmak iddiasıyla ortaya çıkmamıştır. Kuran ve hadislerden çıkardıkları hükümlerin başkaları tarafından benimsenmesi neticesinde, kendiliğinden o Müctehid adına bir mezhep teşekkül etmiştir.

Mezhepler Nasıl Ortaya Çıkmıştır?

Peygamberimizin Asr-ı Saadetinde sahabenin bir kısmı devamlı olarak Allah Resulünün yanında kalıyor, Kuranı ve hadisleri ezberliyor, onların manalarını iyice kavramaya çalışıyorlardı. Hazret-i Peygamberin (sav) Kuran’ın hükümlerini nasıl uyguladığını bizzat görüyor, ayetlerin iniş sebeplerini biliyorlardı.

Hazret-i Peygamberin (sav) vefatından sonra, bu sahabeler Mekke ve Medine dışına çıktılar, çeşitli İslam memleketlerine gittiler. Bunlar, gittikleri yerlerde Hicazdakinden farklı örf ve adetlere sahip insanlarla karşılaştılar. Halk gelip dini meseleleri kendilerine soruyor,

Onlar da o mesele hakkında Kuran ve Sünnetin hükmünü bildiriyorlardı. Sorulan mesele hakkında Kuran'da ve hadiste hüküm bulamazlarsa, o meselede ictihad, edip meseleyi açıklığa kavuşturuyorlardı. Sahabe, gittikleri şehirlerde, hem hâkim, hem müftü, hem vali, hem öğretmen durumunda idiler. Birbirlerinden çok farklı yerlere dağıldıkları ve farklı örf ve adetlere sahip insanlar içinde yaşadıkları, bilgi, zekâ ve kavrayış bakımından da aralarında farklar olduğu için, sorulan meseleler karşısında pek tabii olarak farklı İctihatlar, ayrı görüş ve kanaatler ortaya çıkabiliyordu.

Bir sahabenin etrafında toplanan talebeleri, o sahabenin kendisinden sonra da onun sistemi ve anlayışı doğrultusunda ictihad yapmaya, kapalı olan meseleleri çözmeye, cemiyette yeni ortaya çıkan durumlara hükümler bulmaya çalıştılar. Bu çalışmalar neticesinde, zamanla fıkhı mezhepler teşekkül etmeye başladı. Bazı mezhepler kendilerine fazla taraftar bulamadığı için, zaman içinde, kaybolurken; Bugünkü dört büyük mezhep umumun teveccühünü kazanarak kuvvet buldu, yaygınlaştı ve günümüze kadar geldi.

Mezhepler Arasında Görüş Ayrılıkları Olması Nereden Kaynaklanmaktadır?

Bu ayrılıklar, çeşitli sebeplerden ileri gelir. Kuran'da hüküm ifade eden ayetleri (ki bunlara, nass denir) anlayış, herkes için başka, başka olabilir. Zira nassların, usul-i fıkıhta beyan edildiği üzere, pek çok kısımları vardır. Hafi, mücmel, sarih, kinaye, mecaz, hakikat, mutlak, mukayyed, has-  Âmm gibi. Bu yüzden Müctehidlerin aynı nass’ı anlayışları farklı, farklı olmaktadır.

HAFİ: Gizli. Örtülü, kapalı.

MÜCMEL: Kısa ve az sözle anlatılmış, öz, özetle söylenmiş.

SARİH: Açık. Belli. Aşikâr. Karışık olmayan.

KİNAYE: Dolayısıyla. Dokunaklı söz.

MECAZ: Hakiki manasıyla değil de başka bir mana ile veya istenileni hatırlatır ve bir kelime ile. Konuşmak.

HAKİKAT: Bir. Şeyin aslı. Esası. Mahiyeti, Gerçek. Doğru olan.

MUTLAK: Kati, şüphesiz, asla bir şarta bağlı olmayan. Yalnız, tek.

MUKAYYED: Kayıtlı, serbest olmayan, sınırlı, bağlı. Şer-i ölçüler ve hükümler dâhilinde ve şer-i miktarda verme.

HAS: Reddetme. Uzaklaşmak. Veya uzaklaştırmak.

ÂMM: Herkese ait, umuma ait, hususi ve bazılarına mahsus olmayan. Umumi.

Ayrıca, Hadislerin de nevileri, çeşitleri vardır.

Mütevatir, Meşhur, Haber-i Vahid, Mürsel, Muttasıl, Münkatı' gibi. Bu hadisleri delil olarak kullanma konusunda da Müctehidler ihtilaf etmişlerdir. Bunun neticesinde de farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Meselâ Hanefiler hadisler konusunda titiz davranır. Haber-i Vahidi (Tek sahabenin rivayet ettiği hadisi) delil olarak kabul etmezler. Şafiiler ise, haber-i Vahidi kabul eder ve onu Kıyasa tercih ederler. Hanefiler Mürsel hadisi alır, Şafiiler almazlar.

İşte bu gibi delillerdeki ihtilaf ve kabul edilen delilleri de farklı anlayış, Müctehidlerin aynı meselede farklı hükümler vermelerine sebep olmuştur.

Fetva verilen beldenin örf ve adetleri de Müctehidlerin yaptıkları İctihadlara tesir etmiştir.

Mütevatir: Çok kimsenin naklettiği,yaygın sağlam haber.

Meşhur: Herkesin, çokların bildiği

Mürsel: Gönderilmiş yollanmış

Muttasıl: Bitişik, aralıksız,

Münkati: Aralıklı ve son bulan.

Müctehidler Arasında Görüş Ayrılıkları olmasının Mahzuru var mıdır?

Hayır! Bilakis bu ihtilaflar, ümmet için rahmet olmuştur. Herhangi bir mesele hususunda bir mezhep de zorlukla karşılaşılınca, zaruret halinde, o mesele başka bir mezhebin kolaylık ifade eden hükmü ile halledilme yoluna gidilmiştir. Böylece mezheplerin varlığı ümmet için kolaylık ve genişliğe vesile olmuştur. Peygamberimizin (sav) «Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır.» mealindeki Hadis-i şerifin ifade etmek istediği mana da bu olsa gerektir.

Mezheplere Ne Lüzum Var? Herkes Kuran'ı ve Hadisi Okuyup Hüküm Çıkaramaz mı?

Müslüman olan her ferdin, dini meseleleri ve hükümleri doğrudan doğruya Kuran ve Sünnetlerden öğrenmesi mümkün değildir. Bunu, ancak Müctehid seviyesine erişmiş, salahiyetli İslam âlimleri yapabilir. Geriye kalan Müslüman halka, o büyük din, âlimlerinin izah ve görüşlerini anlamak ve benimsemek, onların yolundan gitmek düşer. İlaçların ham maddesi bitkiler, otlar, madenler vs, olduğu halde, nasıl herkes ondan ilaç yapamıyor, bu iş için ayrıca eczacılık tahsili gerekiyorsa, dini meselelerde temel kaynak Kuran ve Sünnet olduğu halde, ondan hüküm çıkarmak işini de sıradan her Müslüman yapamaz; Ancak Müctehid seviyesine ulaşmış âlimler yapabilir. Herkesin dini kaynaklardan hüküm çıkarmaya ilmi, bilgisi, aklı, idrak seviyesi basiret ve feraseti yetmez.

İctihadı yapacak ilmî ehliyete sahip olan kimseye Müctehid denir.

İctihad yapabilmek için Kitabı, Sünneti, Kıyas’ı, İcmayı, bütün teferruatıyla ve incelikleriyle bilmek şarttır.
"Bir hâdisenin hükmü Kur'an ve Sünnette açıkça belirtilmemiş ise ictihâda gidilir. Yani, Kur'an ve Sünnet'in ışığı altında hükmünü çıkarmak için gayret gösterilir. İctihad yüce dinimizin en büyük meziyetlerinden biridir. İctihad sebebiyle hayat sahnesinde ortaya çıkan bütün hâdiselerin hükmü beyan edilir. Dinîmizin her asrın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir kabiliyete sahip olmasının sebeplerinden biri de budur."

Mezhepler Kaça Ayrılır? Mezhepler Önce İki'ye ayrılır.

1 - Fıkhi mezhepler,

2 - İtikadi mezhepler.

Fıkhi Mezhepler Kaça Ayrılır?

Dört'e ayrılır: 1 - Hanefi mezhebi, 2 - Maliki mezhebi, 3 - Şafii mezhebi 4 - Hanbelî mezhebi.

Bu dört mezhebin, hepsi de haktır, doğrudur. Şimdi bunları sırası ile görelim.

Hanefi Mezhebi.

Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı Azam Hazretleridir. İmamı Azam, en büyük imam demektir. Asıl adı Numan olan imam-ı Azamın, künyesi Ebu Hanife'dir. Hicretin sekseninci yılında Kufe'de doğmuş, Hicri Yüz elli'de Bağdat ta vefat etmiştir. Hanefi mezhebi önce Irak'ta doğmuş, oradan doğuya ve batıya yayılmıştır.

Abbasiler devrinde hâkimlerin çoğu Hanefi idi. Anadolu ve Balkanlardaki Türkler arasında, Hanefi mezhebi yaygındır.

Maliki Mezhebi.

Kurucusu İmam Malik bin Enes Hazretleridir. Hicri Doksan üç tarihinde Medine’de doğmuş hicri Yüz yetmiş dokuz da yine Medine de vefat etmiştir.

Maliki mezhebi, önce Hicaz halkı tarafından benimsenmiş ve hacca gelenler vasıtasıyla Kuzey Afrika'ya ve o zaman Endülüs denen İspanya'ya yayılmıştır.

Şafii Mezhebi:

Kurucusu İmam-ı Şafii Hazretleridir. İmam-ı Şafii'nin asıl ismi Muhammed’dir. Hicri Yüz elli tarihinde Gazze de doğmuş, İki yüz dört tarihinde Mısırda vefat etmiştir. Haşim oğulları soyundan gelmektedir.

Şafii mezhebi önce Mısır'da yayılmış, sonra kısmen Suriye, Yemen, Irak ve Horasan taraflarına geçmiştir. Bugün Mısır'ın çoğunluğu Şafii’dir. Anadolu'nun güney taraflarında, Suriye ve Irak'ta da Şafii mezhebinde olanlar mevcuttur.

Hanbelî Mezhebi.

Kurucusu Ahmet bin Hanbelî Hazretleridir. Hicri Yüz altmış dört tarihinde Bağdat’ta doğmuş. İki yüz kırk bir tarihinde yine orada vefat etmiştir.

Hanbelî mezhebi daha çok Necid taraflarında tutulmuştur.  Halen Necid de Hanbelî mezhebi hâkimdir.

Hak Bir Olur. Hâlbuki 4 Mezhebin de Hak Olduğunu Kabul Ediyoruz. Bu Nasıl Olur? Şeklindeki soruya Hazret (ks) şöyle cevap verdi:

Bir su, beş ayrı mizaçtaki hastaya göre beş ayrı hüküm alır.

1- Meselâ birinin hastalığının nevine göre ilaçtır. Tıbben ona vaciptir.

2- Diğer birine, hastalığı sebebiyle, zehir gibi zararlıdır. Tıbben ona haramdır.

3- Diğer birine az zarar verir, tıbben ona mekruhtur.

4- Diğer birine zararsız olduğu gibi, faydası da vardır. Tıbben ona sünnettir.

5- Bir diğerine de ne zararlı, ne de faydalıdır. Tıbben ona mubahtır.

Hastanın durumuna göre, bunların beş'i de haktır. Bu ilaç, yalnızca vaciptir denilemez.

İşte bu misaldeki gibi, İlahi hükümler de, mezheplere tabi olanların durumuna göre değişir. Farklı, farklı olur. Üstelik her biri de hak olur.

Hazret (ks) Buna bir misal verelim dediler ve şöyle buyurdular:

İmam Şafii'ye uyanların çoğu köylük ve bedeviliğe yakındırlar. Buradan incele.

Bunlar cemiyet hayatında geri olduklarından, her biri bizzat dergâh-ı ilahiye ye kendi derdini söylemek hususi dileğini bizzat arz etmek isterler.  Bu yüzden de imam arkasında Fatihayı tek, tek okurlar. Bu hüküm hak ve doğrudur.

İmamı Azama uyanların çoğu ise şehirliliğe ve medeniyete daha yakın, içtimai hayatı benimsemiş kimselerdir. Bunların nazarında bir cemaat bir şahıs hükmüne girip bir tek adamla umum o cemaat adına sözcü olarak konuşur. Kendileri de onun kalben tasdikçisi olurlar. Bu bakımdan Hanefi Mezhebinde İmam arkasında tek, tek fatiha okunmaz. İmam cemaat adına okur. Cemaat ta âmin diyerek onu tasdik ederler. Bu hükümde evvelki gibi hak ve doğrudur.

İtikadi Mezhepler Kaça Ayrılır?

İtikat hususunda başlıca iki mezhep vardır:

1. Ehl-i Sünnet mezhebi, 2. Ehl-i Bid'a mezhebi.

Ehl-i Sünnet mezhebi:

Hazret-i Peygamberin (sav) yolundan gidenler, O yoldan hiç sapmayanlar demektir. Ehl-i Sünnetin dayanağı Kitap ve Sünnettir. Kitap ve Sünnette ne buyrulursa, Ehl-i Sünnet öyle inanır, öyle hareket ederler.

Ehl-i Sünnet de, Matüridiyye ve Eş'ariyye olmak üzere ikiye ayrılır.

Matüridiyye Mezhebi:

Kurucusu Ebu Mansur Muhammed Hazretleridir Semerkand köylerinden Matürid'de doğmuştur. Hicri Üç yüz otuz üç'te vefat etmiştir. Bütün Hanefiler, genellikle Türkler, Matüridi mezhebindedirler.

Eş'ariyye Mezhebi:

Kurucusu Ebul Hasan Eşari Hazretleridir. Asıl adı Ali’dir.  Hicri İki yüz altmış da Basra’da doğmuş Hicri Üç yüz yirmi dört de Bağdat’ta vefat etmiştir.

Malikiler ve Şafiler, itikadda Eş'ari mezhebini benimsemişlerdir. Hanbelîler, fıkıh gibi itikadda da İmam Ahmed bin Hanbel’e bağlıdırlar. Ayrı bir itikadi mezhepleri yoktur. Eş'ari ile Matüridi mezhepleri arasında, bazı küçük görüş ayrılıkları dışında, büyük bir farklılık yoktur. İkisinin de temel görüşleri aynıdır ve Sünnete uygundur;

Ehl-i Bidat:

Hazret-i Peygamberin getirdiği hükümleri ve Kuran'ın emirlerini kendi arzularına göre yorumlayan, az veya çok Sünnet yolundan sapan bidat’e giren kimselerdir.

Bidat, Hz. Peygamber ve Sahabe devrinde bulunmadığı halde sonradan ortaya atılan ve dinin esaslarına zıt düşen, her türlü söz düşünce ve işe denir.  Peygamber Efendimiz (sav) bidat ehlini şiddetle kınamışlardır.

«Sözlerin en hayırlısı Allah'ın Kitabı; Yolların en hayırlısı da Hazreti Muhammed'in (sav) yoludur. İşlerin en kötüsü dinde olmayıp dine sonradan sokulanlardır.  Ve her sonradan uydurulan şey bidattir. (Bidat) da dalalettir, sapıklıktır.»

BİD'AT: Sonradan ortaya çıkan şey, ilk defâ benzersiz bir şey ortaya koymak. Peygamberimizin ve dört halifesinin zamanlarında bulunmayıp da, dinde sonradan meydana çıkarılan, uydurulan söz, yazı, usul ve işler, reformlar.

Bu hususta Peygamber Efendimiz (sav) Hâdis-i Şerif’lerinde şöyle buyurmuşlar.

“Dinde yeni ortaya çıkan şeylerden kaçınınız. Çünkü bu yeni şeylerin hepsi bidattir. Bidatlerin hepsi dalâlettir. Yoldan çıkmaktır.” (H.Ş)

”Bir millet, dinînde bir bidat yaparsa, Allah’u Teâlâ, buna benzeyen bir sünneti yok eder. Kıyamete kadar bir daha geri getirmez.” (H.Ş)

İmam-ı Rabbanî Hazretleri (ks) bu konuyu şöyle açıklamışlar:

Sünnete giden yol; Bidatten kaçmak, Eshâb-ı kiramın İcmâ’ına (söz birliğine) uymak, bozuk din adamlarından uzaklaşmak, bir Allah adamını tanımak ve eserlerini okumaktır. Değiştiremeyeceğim bir bidat’i görmektense, mescidde söndüremeyeceğim bir ateşi görmeyi tercih ederim. Bidatin terki, sünneti yerine getirmekten iyidir. Bidatin yaygın olduğu, sünnetin terk edildiği bu karanlık zamanda, ilim öğrenmek, öğretmek ve yaymak en önemli iştir. Rasûlullah’ın (sav). Sünnetini ihya etmek maksatların en büyüğüdür. Bu dünya amel, iş, ibadet yeridir.

Bid'at Ehli: Peygamber Efendimizin (sav) ve Eshâb-ı kirâmının yolundan (Ehl-i sünnet itikadından) ayrılanlar. Bidat sahibi. İtikâdda (İmanda) ve amelde (İbadette) dinde olmayan yenilikler ortaya çıkaran kimseler, dinde reformcular.

Bu hususta Rasûlullah Efendimiz (sav) Hâdis-i Şerif’lerinde şöyle buyurmuşlar.

“Allah’u Teâlâ, bidat ehlinin Orucunu, Haccını, Ömresini, Cihadını, Adaletini kabul etmez.”
”Bidat ehli, bidatinden vazgeçinceye kadar, Allah’u Teâlâ Tövbesini kabul etmez.”H.Ş.

Hasan-ı Basrî Hazretleri (ks) bu konuda şöyle buyurmuşlar:

Bidat ehli ile oturup kalkmayınız. Çünkü o, kalbi hasta yapar.  
Yabancı kadın, bidat ehli ve fâsıkla beraber olmaktan çok sakının.  
Bidat ehli ile oturmayınız. Onlarla sohbet etmeyiniz. Çünkü sizi dalâlete (yanlış yola, sapıklığa) düşürebilirler.

Bid'at Fırkası: Peygamber Efendimiz (sav) ve Ashâb-ı kirâmının yolundan ayrılanlar. Hâdis-i Şerifte Cehennem'e gidecekleri bildirilen yetmiş iki fırkadan her biri.

Bid'at-ı Hasene: Rasûlullah’ın (sav) ve dört halifesinin zamanlarında bulunmayıp da, dinde sonradan meydana çıkan ve bir sünnetin unutulmasına sebep olmayan Minare, Medrese, Mektep yapmak, İslâmî ve faydalı Kitaplar yazmak gibi güzel şeyler.

Bid'at sâhibi: Bidat ehli. İmam-ı Rabbanî Hazretleri (ks) bu konuyu şöyle açıklamışlar:

Bidat sahiplerinin en kötüsü, Rasûlullah’ın (sav) Ashabına buğz ve düşmanlık edenlerdir. Bidat ehline hürmet etmek İslâm'ın yıkılmasına yardım etmek olup, amellerin sevabını giderir. Bidat ehline Rasûlullah Efendimiz (sav) lânet edip; "Allah’u Teâlâ’nın, meleklerin ve bütün insanların lâneti üzerine olsun." Buyurdular. Bidat ehliyle arkadaşlığın zararı, kâfirle arkadaşlığın zararından çoktur. Bidat sahibine buğz ile ondan yüz çevirenin kalbini, Allah’u Teâlâ emniyet ve güven ile doldurur.

Bid'at-ı Seyyie: Rasûlullah’ın (sav) ve Ashabının zamanlarında bulunmayıp da, dinde sonradan meydana çıkan ve bir sünnetin unutulmasına sebep olan bozuk inanış ve ibâdet olarak yapılan işler.

DUA:

Ya Rab! Bizlere gönül aynamızda hakikat parıltılarını, iki cihanın sır ve hikmetlerini seyrettirerek, gözlerimizi ve gönüllerimizi öyle nurlandır ki öbür âlemde cemalinle müşerref olalım!
Âmin! İnşaallah.

Ya Rab! Niyetlerimizi kendi rızan ile affeyle! Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Rabbimiz! Hayatımızı ve ölümümüzü, Salih kullarına lütfettiğin bereket, nimet, ulvî güzelliklerle Sana kavuşmayı nasip eyle ve mübarek kıl!

Ya Rab! Kâinatı, ilâhî aşk ve muhabbet ile seyredebilmeyi, onu, şuur, vicdan ürperişleri ve İman’ı heyecanlarla, gözlerden akan pişmanlık gözyaşlarıyla, vicdan huzuruyla senin huzuruna varabilmeyi cümlemize nasip eyle! Âmin. İnşâallah.