Hızırbey

Hızırbey Haber Portalı

16:44, 04 Ağustos 2020 Salı
İMAN KONUSU  BÖLÜM: (6/7)
İMAN KONUSU

İMAN KONUSU BÖLÜM: (6/7)

Hazret (ks) Mahşerde Rasulullah Efendimizin (sav) Şefaatiyle ilgili hadisini nakletti:


Hazret (ks) Mahşerde Rasulullah Efendimizin (sav) Şefaatiyle ilgili hadisini nakletti:

"Sahabeler bir davette Resulallah ile beraberdi. Rasulullah Efendimize (sav) sofrada hayvanın ön budundan bir parça ikram edildi. But hoşuna giderdi. Ondan bir parça ısırdı ve:

"Ben Kıyamet günü âdemoğlunun efendisiyim! Acaba bunun neden olduğunu biliyor musunuz? (Açıklayayım:) Allah o gün, öncekileri ve sonrakileri tek bir düzlükte toplar. Bakan onlara bakar, çağıran onları işitir. Güneş onlara yaklaşır. Gam ve sıkıntı, insanların tahammül edemeyecekleri ve takat getiremeyecekleri dereceye ulaşır. Öyle ki insanlar:

"İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musunuz, sizlere şefaat edecek birini görmüyor musunuz?" demeye başlarlar. Birbirlerine:

"Babanız Âdem var!" derler ve ona gelerek: "Ey Âdem! Sen insanların babasısın. Allah seni kendi eliyle yarattı, kendi ruhundan sana üfledi. (Bütün isimleri sana öğretti). Meleklerine senin önünde secde ettirdi. Seni cennete yerleştirdi. (Allah katında itibarın, makamın var.) Rabbin nezdinde bizim için şefaatte bulunmaz mısın? Bizim şu halimizi, başımıza şu geleni görmüyor musun?" derler. Âdem (as) da: "Bugün Rabbim çok öfkelidir, daha önce bu kadar öfkelenmedi. Bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecek. (Esasen şefaate benim yüzüm yok, çünkü cennette iken, Allah) beni o ağaca yaklaşmaktan men etmişti. Ben, bu yasağa asi oldum. (Ben cennette iken işlediğim günah sebebiyle cennetten çıkarıldım. Bugün günahlarım affedilirse bu bana yeter). Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin, Nuh (as) a gidin!" diyecek. İnsanlar Nuh (as) a gelecekler: "Ey Nuh! Sen yeryüzü ahalisine gönderilen resullerin ilkisin. Allah seni çok şükreden bir kul  (abden şekûrâ) diye isimlendirdi. İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun? Başımıza gelenleri görmüyor musun? Rabbin nezdinde bizim için şefaatte bulunmaz mısın?" diyecekler. Nuh (as) da şöyle diyecek:

"Bugün Rabbim çok öfkelidir. Daha önce hiç bu kadar öfkelenmedi, bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecek! Benim bir dua hakkım vardı. Ben onu kavmimin aleyhine (beddua olarak) yaptım. Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin. İbrahim (as) a gidin!" diyecek. İnsanlar İbrahim (as)  gelecekler: "Ey İbrahim! Sen Allah’ın peygamberi ve arz ahalisi içinde yegâne Halilisin, bize Rabbin nezdinde şefaat et! İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun?" diyecekler. İbrahim (as) onlara:  "Rabbim bugün çok öfkeli”. Bundan önce bu kadar öfkelenmemişti, bundan sonra da bu kadar öfkelenmeyecek. Şefaat etmeye kendimde yüz de bulamıyorum. Çünkü ben üç kere yalan söyledim!"deyip, bu yalanlarını birer, birer sayacak. Sonra sözlerine şöyle devam edecek:

Hz. İbrahim (as)ın kıssasıyla ilgili bir rivayette şu ilave var: Hz. İbrahim, insanlar, şefaat etmesi için kendine geldikleri zaman, Allah'a şefaat talebinde bulunmasına mani olan üç hata olarak yıldızlar hakkında sarf ettiği sözü.

Allah’u Teala Kuran-ı Kerim’de şöyle buyurur: "Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü, Rabbim budur, dedi. Yıldız batınca, batanları sevmem, dedi." (Enam 76) sözünü, atalarının putları hakkında sarf ettiği

"(İbrahim) Belki de bu (putları kırma) işini onların en büyüğü yapmıştır" (Enbiya 63) sözünü ve bir de:

"Ben gerçekten hastayım" (Saffat 89) sözünü zikretti."

"Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin! Musa (as) a gidin!"  İnsanlar, Hz. Musa (as) gelecekler ve:  "Ey Musa! Sen Allah'ın peygamberisin. Allah seni, risaletinle ve hususi kelamıyla insanlardan üstün kıldı. Bize Allah nezdinde şefaatte bulun! İçinde bulunduğumuz hali görmüyor musun?" diyecekler. Hz. Musa (as) da: "Bugün Rabbim çok öfkelidir. Daha önce böylesine öfkelenmedi, bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecek. (Esasen Rabbim nezdinde şefaate yüzüm de yok. Çünkü) ben, öldürülmesi ile emir olunmadığım bir cana kıydım. (Bugün ben mağfirete mazhar olursam bu bana yeterlidir.) Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin! Hz. İsa (as) a gidin!" diyecek. İnsanlar Hz. İsa'ya gelecekler ve:  "Ey İsa, sen Allah'ın Peygamberisin ve Meryem'e attığı bir kelamısın ve kendinden bir ruhsun. Üstelik sen beşikte iken insanlara konuşmuştun. Rabbin nezdinde bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun?" diyecekler! Hz. İsa (as) da:

"Bugün Rabbim çok öfkelidir. Daha önce bu kadar öfkelenmedi, bundan böyle de hiç bu kadar öfkelenmeyecek!" diyecek. Hz. İsa şahsıyla ilgili bir günah zikretmeksizin (Bir başka rivayette:) "  (Beni, Allah'tan ayrı bir ilah edindiler. Bugün bana mağfiret edilirse bu bana yeter!") Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin! Muhammed’e (sav) gidin!" diyecek. İnsanlar Muhammed’e (sav) gelecekler, bir diğer rivayette: "Bana gelirler!" denmiştir ve:

"Ey Muhammed! Sen Allah'ın peygamberisin, bütün peygamberlerin sonuncususun. Allah seni geçmiş-gelecek bütün günahlarını mağfiret buyurdu. Bize Rabbin nezdinde şefaatte bulun. Şu içinde bulunduğumuz hali görmüyor musun?" diyecekler.

Bunun üzerine ben Arş'ın altına gideceğim. Rabbim için secdeye kapanacağım. Derken Allah, benden önce hiç kimseye açmadığı medh u senaları benim için açacak (Ben onlarla Rabbime medh u senalarda bulunacağım). Sonra:

"Ey Muhammed başını kaldır ve iste! (İstediğin) sana verilecek! Şefaat talep et! Şefaatin yerine getirilecek!" denilecek. Ben de başımı kaldıracağım ve: "Ey Rabbim ümmetim! Ey Rabbim ümmetim! Ey Rabbim ümmetim!" Diyeceğim. Bunun üzerine:

"Ey Muhammed! Ümmetinden, üzerinde hesap olmayanları cennet kapılarından sağdaki kapıdan içeri al! Esasen onlar diğer kapılarda da insanlara ortaktırlar!" denilecek."

Resulallah (sav) şöyle buyurdular: "Nefsim kudret elinde olan Zat-ı Zülcelâl’a yemin olsun. Cennet kapısının kanatlarından iki kanadının arasındaki mesafe Mekke ile Hecer arasındaki veya Mekke ile Basra arasındaki mesafe kadardır."

Not:  Hadisteki diğer Peygamberlerin kendimi düşünüyorum sözleri ancak mahşer gününde olacaktır. Sonra onlara da şefaat izni verilecektir.

Şefaat Nedir?

Ahiret günü bir kısım günahkâr müminlerin affedilmesi ve itaatli müminlerin de daha yüksek mertebelere ermeleri için, Peygamber Efendimizin (sav) ve diğer büyük zatların Allah’u Teâlâ'dan.  Niyaz ve istirhamda bulunmalarıdır. Peygamberimiz (sav), sair peygamberlere verilmemiş büyük bir Şefaatin sahibidir. Bu büyük şefaatini, Mahşer günü insanlara ait muhakeme ve muhasebenin bir an evvel yapılıp insanların mahşerin dehşetinden bir an önce kurtulmalarını temin yolunda.  Kullanacaktır. Onun bu Şefaatine "Şefaat-i Uzma" denir. Ve Peygamberimizin (sav) haiz olduğu bu büyük imtiyaz ve yüksek şefaat makamına ise, "Makam-ı Mahmûd" adı verilir. Peygamberimizin (sav) bütün insanlığı alâkadar eden bu büyük şefaatinden ayrı, ümmeti hakkında hususî şefaatleri de olacaktır.

ŞEFÂ'AT: Kıyamet günü, Allah’u Teâlâ’nın izni ile başta Peygamber Efendimiz (sav) olmak üzere. Diğer peygamberler. Âlimler. Şehîdler. Salihler (iyi kimseler.) Ve küçük yaşta ölen Müslüman çocuklar ve Allah’u Teâlâ’nın izin verdiklerinin; Günahkâr olan Müminlerin günahlarının affedilip Cehennem'den kurtulmalarını, cennetlik olanların da Cennet'teki derecelerinin artmasını Allah’u Teâlâ’dan istemeleri, bu hususta vasıta olmaları.

Allah’u Teâlâ (c.c) Kuran’ı Kerim’de buyuruyor ki: O gün, Allah’u Teâlâ’nın kendisine şefaat etmeye izin verdiği ve sözünden hoşnûd olduğu kimselerden başkasının şefaati fayda vermez. (Taha suresi:109)

Bu hususta Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuşlar.

“Ümmetimden, büyük günahı olanlara şefaat edeceğim.” (H.Ş)
”Şefaatime inanmayan, ona kavuşamaz.” (H.Ş)
”Kıyamet günü peygamberler, sonra âlimler, sonra Şehîdler şefaat edecektir.” (H.Ş)

Mevlâna Hâlid-i Bağdadî (ks) bu hususta şöyle buyurmuşlar: Şefaat haktır. Tövbesiz ölen müminlerin küçük ve büyük günahlarının affedilmesi için. Peygamberler, Veliler, Salihler, Melekler ve Allah’u Teâlâ’nın izin verdiği kimseler, şefaat edecek ve kabul edilecektir. Küçük çocuklar, anasına ve babasına şefaat ederler. Hatta düşük olanlar bile, anasına ve babasına şefaat ederler.

Yine Mevlâna Hâlid-i Bağdadî (ks) bu hususu şöyle açıklamışlar:

Mahşerde (Kıyamette bütün insanların toplanıp, hesaba çekileceği yerde). Şefaat beş türlüdür: Birincisi;Kıyamet günü, mahşer yerinde kalabalıktan ve çok uzun beklemekten usanan günahkârlar, feryat ederek, hesabın bir an önce yapılmasını isteyeceklerdir. Bunun için şefaat olunacaktır. İkincisi; Sualin ve hesabın kolay ve çabuk olması için şefaat edilecektir. Üçüncüsü; Günahı olan müminlerin, Sırat'tan Cehennem'e düşmemeleri, Cehennem azâbından korunmaları için şefâat olunacaktır. Dördüncüsü; Günahı çok olan müminleri Cehennem'den çıkarmak için şefaat olunacaktır. Beşincisi; Cennet'te sayısız nimetler olacak ve sonsuz kalınacak ise de, sekiz derecesi vardır. Herkesin derecesi, makamı, imanının ve amellerinin miktarınca olacaktır. Cennet'tekilerin derecelerinin yükselmeleri için de şefaat olunacaktır.

İmam-ı Rabbanî (ks) bu hususta şöyle buyurmuşlar: Peygamberlerin sonuncusu, Rasûlullah Efendimiz (sav) gibi bir şefaatçi olmasaydı, bu ümmetin günahları kendilerini helâk ederdi. Şefaate en çok ihtiyacı olan bu ümmettir. Çünkü bu ümmetin günahları çoktur. Fakat Allah’u Teâlâ’nın af ve mağfireti de sonsuzdur. Allah’u Teâlâ, bu ümmete af ve mağfiretini o kadar saçacak ki, geçmiş ümmetlerden hiçbirine böyle merhamet ettiği hiç bilinmiyor. Doksan dokuz rahmetini, sanki bu günahkâr ümmet için ayırmıştır.

Şefâ'at-ı Kübra: Kıyamette, o günün dayanılmaz dehşeti ve şiddetli sıkıntıları sebebiyle, insanların müracaatları üzerine Peygamber Efendimizin (Sallallahü aleyhi ve sellem), onların muhakeme ve hesaplarının bir an evvel görülmesi için Allah’u Teâlâ’ya yalvarması ve bu dileğinin kabul olması. O gün herkes kendi başının çaresini aramakla meşgul olur. O gün yalnız Rasûlullah Efendimiz (sav);

"Ümmetime selâmet ve necat (kurtuluş) ver ya Rabbi!" Der ve ümmetini ister.

Hazret (ks) bu konuda İbrahim (a.s) mın bu konuyla ilgili Menkıbesini anlattı:

Hazret-i İbrahim (a.s) Filistin'den kalkıp sık, sık Mekke'ye geliyor, oğlu İsmail ile hanımı Hacer'i ziyaret ediyordu. Bu alışılmış ziyaretlerinden birinde, yolculuğunu sahilden yapmak zorunda kalmıştı. Deniz kenarında bir hayvan leşi gördü. Leş üzerine dalgalar vuruyor ve dalgalarla birlikte gelen balıklar ve deniz hayvanları, o leşten yiyorlardı. Dalga çekilince, bu defa da kara hayvanları ve kuşlar leşin başına üşüşüyorlardı. Her bir hayvan, leşten bir parça koparıp midesine indiriyordu. Gördüğü bu manzara Hz. İbrahim'in merakını çekti. "Cenâb-ı Hak, acaba bu hayvanı nasıl diriltecek? Her biri başka bir hayvanın midesinde olan zerrelerini nasıl toplayıp bir araya getirecek?" Diye düşündü. Bu düşünce, onda "dirilme" hâdisesini gözüyle görmek arzusunu uyandırmıştı. Allah'a (c.c) yönelerek,

"Ey Rabbim! Ölüleri nasıl diriltirsin? Bana göster" diye dua etmeye başladı. Hz. İbrahim'in bu dua ve niyazına Allah’u Teâlâ (c.c):

"Ey İbrahim! Ölüleri Allah'ın dirilteceğine imanın yok mu? Bu hususta herhangi bir şüphen mi mevcut?" Sorusuyla karşılık verdi. Hazret-i İbrahim cevaben:

"Ey Rabbim! Ben ölüleri dirilteceğine kesin olarak inanıyor, bu hususta hiçbir şüphe duymuyorum. Ancak bu harika fiilini gözümle de görüp kalben tam tatmin olmak istiyorum" dedi. İnsan bazen, kesin olarak bildiği, inandığı şeyleri, gözüyle de görmek ister. Bu, son derece tabiî bir haldir. Hz. İbrahim'in isteği de bu nevidendi. Şüphesiz onun, Allah'ın ölüleri dirilteceğine inancı tamdı. Bu konuda hiçbir şüphesi yoktu. Buna rağmen, dirilme hâdisesini merak ediyor, gözüyle de görmek istiyordu. Allah'ın Hz. İbrahim'in niyetini bildiği halde, "Sen iman etmedin mi?" Diye sorması da düşündürücüdür. Böylece Hz. İbrahim'in içindeki niyetini açıklamasına imkân vermiş oluyordu. Hâdiseyi sonradan duyan insanların onun hakkında kötü düşünmelerine fırsat bırakmıyordu.

Cenâb-ı Hak, Hazret-i İbrahim'in, ölülerin nasıl diriltildiğini görme isteğini kabul ederek, ona:

"Ayrı cinsten 4 kuş al. Onları önce iyice kendine alıştır. Sonra kes. Parçalarını birbirine karıştır. Bu parçalardan her birini etrafında görünen şu dağların ayrı bir yerine koy.  Sonra o kuşları isimleriyle çağır. Süratle, organları tam ve diri olarak sana geldiklerini göreceksin" dedi. Hazret-i İbrahim verilen bu emri yerine getirdi. Önce kuşları bulup kendine alıştırdı. Sonra kesti. Tüylerini yolarak her birini 4 parçaya ayırdı.  Her parçayı diğerleriyle karıştırarak, başlarını da yanlarına koydu. Dört ayrı dağın tepesine bıraktı. Sonra o kuşları, isimleriyle çağırdığı zaman, hepsinin canlı olarak kendisine uçup geldiğini gördü. (Allah’u Ekber) Bu manzara karşısında kalbi heyecanla çarpmaya başlamıştı.Çünkü ölülerin dirilişi hakikatini bizzat görme nimetine nail olmuştu. Bundan dolayı, Allah'a hamd ve şükürlerde bulunuyordu. Kalbi tam tatmin olmuş, huzur ve vecd (manevî lezzetleri tadarak ruhunun coşması) içinde kalmıştı.

Hazret (ks) İslam’da dini ve şer’i hükümlerin temelinden bahsetti:

İslâm'da, dinî hükümler, iki temel kaynağa dayanmaktadır: 1. Kitap, 2. Sünnet.

İslâm'ın ortaya koyduğu bütün dinî ve şer’i hükümler, bu iki kaynaktan alınmıştır. Bu kaynaklardan başka hiçbir esastan ve kanundan, İslâmî bir hüküm alınmış değildir. Bu iki temel kaynaktan ayrı, Kıyas ve İcmâ' adında, iki şer’i delil daha vardır ki, bunlar asıl itibariyle müstakil kaynaklar değildir. Kitap ve Sünnete bağlıdır. Şu halde İslâmî hükümlerin hepsi, Kitap ve Sünnetten çıkmıştır. Şimdi bu kaynakları birer, birer izah edelim: 

1. Kitap: Kitaptan maksat, Kur'an-ı Kerim’dir.

2. Sünnet: Peygamberimizin söylediği sözlere ve yaptığı işlere Sünnet denir.

Bu da üç kısma ayrılır:

1- Kavli sünnet, 
2- Fiilli sünnet, 
3- Takriri sünnet.

Peygamberimizin sözlerine Kavli Sünnet; İşlerine Fiilli Sünnet; Sahabelerden birinin söylediği bir sözden yahut işlediğini gördüğü bir işten, onu menetmeyip susmalarına da Takriri Sünnet denir. Bunların hepsine birden Hâdis denebilirse de, bu tabir, bilhassa, Peygamberimizin sözleri. (Kavli Sünnet) için kullanılır. Peygamberimizin sünneti, şer’i delil olan Kuran’dan sonra mühim bir asıldır.

Sünnet, Kuran’daki dinî hükümlere bir açıklık ve tefsir getirdiği gibi, Kuran’da olmayan ancak Allah’ın emri olan Kutsi Hadisle yeni hükümler de koymuştur.

3. Kıyas: Kur'an ve Sünnet'e dayanan şer’i ve dinî bir delildir. Kıyas, bir mesele hakkında Kitap ve Sünnette bulunan şer’i bir hükmü, aralarındaki sebep benzerliğinden dolayı diğer bir mesele hakkında da hüküm vermektir. 

Meselâ: Şarabın içilmesi haram olduğu, hem Kitap, hem de Sünnet ile sabittir. Şarabın haram olma illeti sekr, yani,sarhoşluk vermesidir. O halde şarabın dışında sarhoşluk veren bütün alkollü maddelerin içilmesi de haram olmalıdır. Bu hüküm kıyas yoluyla ortaya çıkmaktadır. Kıyası, ancak Müctehid (Ayet ve hadislere dayanarak hüküm çıkaran âlim)  seviyesindeki din ve fıkıh âlimleri yapabilir.

4. İcmâ'-ı Ümmet: Bir asırda bulunan İslâm Müctehidlerinin bir mesele üzerinde İctihad yoluyla verdikleri hükümlerindeittifak etmelerine "İcmâ'-ı Ümmet" denir. Hakkında İcmâ olan bir mesele, şüphesiz ki en kuvvetli bir meseledir.

İctihad Nedir?

İctihad, şer’i bir hükmü, şer’i delilinden çıkarmak için bütün ilmî kuvvetini sarf etmektir. İctihadı yapacak ilmî ehliyete sahip olan kimseye Müctehid denir. İctihad yapabilmek için Kitabı, Sünneti, Kıyas’ı, İcmâ'ı, bütün teferruatıyla ve incelikleriyle bilmek şarttır. "Bir hâdisenin hükmü Kur'an ve Sünnette açıkça belirtilmemiş ise ictihâda gidilir.Yani, Kur'an ve Sünnet'in ışığı altında hükmünü çıkarmak için gayret gösterilir. İctihad yüce dinimizin en büyük meziyetlerinden biridir. İctihad sebebiyle hayat sahnesinde ortaya çıkan bütün hâdiselerin hükmü beyan edilir. Dinîmizin her asrın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir kabiliyete sahip olmasının sebeplerinden biri de budur."

Hazret (ks) ibadetler konusunu şöyle açıkladı:

Cenabı Allah (c.c) Kuran’ı Kerim’de şöyle buyurur: "Ben insi ve cinni, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım."(Zariyat, 56)

İBADET MÜKELLEFİYETİ VE ŞARTLARI:

Teklif Nedir, Mükellef Kime Denir? Teklif, lügatte, bir kimseye meşakkatli bir şey'i yapmasını emretmek, onu o şey'i işlemekle mükellef kılmak demektir. (Teklif: Görev yükleme, önerme.)

Istılahta ise, İslâm dinînin insanlara Allah'ın emirlerini yapmalarını, yasaklarından da kaçınmalarını emretmesi manasına gelir. (Istılah: Bir kelimenin belli bir ilim dalında kazandığı anlam, terim. Allah'ın emir ve yasaklarını, dinî ibadetleri yerine getirmekle vazifeli olan kimselerin her birine. "Mükellef" denir.

İnsanların Allah'ın emir ve yasaklarına ve dinî ibadetlere muhatap oldukları yer olması sebebiyle, içinde yaşadığımız dünyaya da Teklif yeri adı verilmiştir. 

Mükellefiyet Ne Zaman Başlar? Kişinin mükellefiyet altına girmesi ve dinî hükümlerden sorumlu tutulabilmesi için,

1- Müslüman, 
2- akıl, 
3- Baliğ olması şarttır.

Buna göre mükellefiyetin birinci şartı olarak kişinin Müslüman olması gerekmektedir. Müslüman olmayan kimseler, Allah'a ve Peygambere iman edip İslâm dinîne girmedikçe, Allah'ın ibadetle ilgili emir ve yasaklarına muhatap değildirler.
Mükellefiyetin ikinci şartı da, akıl olmasıdır. Akıl demek, ne yaptığını bilen, iyi ile kötüyü birbirinden ayırt edecek olan kimse demektir.  Mükellefiyetin son şartı da, kişinin baliğ olması, yani, bulûğa ermiş bulunmasıdır. 

Bulûğa Ermek Ne Demektir? Bulûğa ermek, çocukluktan çıkıp erginlik çağına girmek, cinsî duygu ve hisler kendisinde başlamış bulunmak demektir.

Bulûğ Çağı Ne Zamandır? Bulûğ çağı, İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre kızlarda 9–15; Erkeklerde 12–15 yaşları arası olarak belirlenmiştir. Yalnız İmam-ı Azam Hazretleri, bulûğ çağının sonu olarak kızlarda 17; Erkeklerde ise, 18 yaşını kabul eder.

Bulûğa Erildiği Nasıl Bilinir? Kişinin bulûğa ermesi erkeklerde ihtilâm denilen cinsî boşalmanın olması; Kızlarda ise hayız ve aybaşı adı verilen muayyen hâlin ortaya çıkması ile gerçekleşir.

Kaç Çeşit Bulûğ Vardır? Ay hâli veya ihtilâmla bulûğa ermeye "Tabiî bulûğ" denir. Tabiî bulûğ yoluyla rüştüne eren kişi, bulûğa erdiği andan itibaren mükellefiyet altına girer. Bazen olur ki, erkek ve kız, yaş olarak bulûğ çağına girdikleri halde, kendilerinde ihtilâm ve ay hâli görülmez. (Böyle Erkek çocuklara "Mürâhık", Kızlara da "Mürâhıka" denilir.)

Bu durumda mükellefiyetin başlangıcı olarak bulûğ çağının sonu kabul edilen on beş yaş esas alınır. Yani, on beş yaşına basan kız veya erkek, henüz tabiî şekilde bulûğa ermemiş olsalar da, artık hükmen bulûğa ermiş sayılır ve Teklif altına girerler. Bu şekilde bulûğa ermiş sayılmaya da, hükmî bulûğ denir. MÜRÂHIK: Akıl ve baliğ yani ergenlik çağına ulaşmadığı hâlde ulaşmış gibi gösteren erkek çocuk. İbni-i Abidin (ks) bu konuda şöyle açıklamada bulunmuştur: Mekke'den üç gün üç gecelik uzak yerlerde bulunan hür kadının hacca gidebilmesi için, üç Mezheb’de, zevcenin veya nikâhı düşmeyen ebedî mahrem akrabasından fâsık ve mürted olmayan akıl ve baliğ veya Mürâhık bir erkeğin beraber gitmesi lâzımdır. Bunun yol parasını verecek kadar kadının zengin olması da lâzımdır.

MÜRÂHIKA: Dokuz yaşına girdiği hâlde henüz balığa olmamış. Yani ergenlik çağına gelmemiş kız çocuğu. İbni-i Abidin (ks) bu konuda şöyle açıklamada bulunmuştur: Mürâhıka, Erkeklerle aynı safta namaza dursa, onun yanında bulunanın namazı bozulur.

Hazret (ks) Mükelleflerin yapmaları gereken dini vazifeler konusunu şöyle açıkladı:

Bunlara fıkıh ve ilmihal kitaplarında mükelleflerin Mükellefiyet çağına giren her Müslüman’ın yapmak zorunda olduğu bazı dini vazifeler vardır. Yapacağı vazifeler sekiz’e ayrılır.

1. Farz,

2. Vacip,

3. Sünnet,

4. Müstehab,

5. Mubah,

6. Haram,

7. Mekruh,

8. Müfsit

Bu sekiz fiilden ilk beş’i yapılması; Üç’ü ise yapılmaması, yani, terki istenen vazifelerdir. Yapılması istenen fiillere «Emir», Terki istenenlere de «Nehiy» adı verilir.

FARZ: Farz, yapılması kati ve açık delilerle emredilen dini iş ve vazifelerdirAbdest almak, namaz kılmak; Oruç tutmak, zekât vermek gibi.

Farz ikiye ayrılır:

Farz-ı Ayn: Yerine getirilmesi her Müslüman’a ayrı, ayrı borç olan farzlardır.

Bunlar, bir Müslüman’ın yapmasıyla diğer Müslümanların üzerinden düşmez. Namaz, oruç gibi.

Gerek namaz ve gerekse oruç, İstisnasız her Müslüman’ın yapmak zorunda olduğu, dini birer vecibedir.

Farz-ı Kifaye: Yerine getirilmesi her Müslüman’a ayrı, ayrı borç olmayan, Müslümanlardan bazısının yapmasıyla diğerlerinden borçluluk hali kalkan farzlardır. Bu gibi farzları, hiç kimsenin yapmaması halinde, bütün cemiyet mesul ve günahkâr olur. Bir Müslüman’ın cenaze namazını kılmak buna örnektir. Cenaze namazının bazı Müslümanlar tarafından kılınması, diğer Müslüman üzerinden mükellefiyetin kalkması için yeterlidir. Ancak, hiç kimse kılmayacak olsa, bütün Müslümanlar mesuliyet altına girmiş olurlar.

Farz-ı kifayenin sevabı, sadece yapana aittir. Tamamen terkinden dolayı gelen günah ise, bütün Müslümanlarındır.

Farzlar yapılırsa büyük sevap vardır. Özürsüz olarak terk edenler, dünyada huzur bulamayıp iç sıkıntısından kurtulamadıkları gibi, ahirette de çetin azaplara çarptırılırlar. Farzın inkârı Müslüman’ı dinden çıkarır.

Vacip: Vacibin hükmü de, farz gibidir. Yani, işlenmesinden sevap, terkinde ise azap vardır. Ancak itikat bakımından vacip, farz gibi değildir. Vacibi inkâr eden dinden çıkmaz. Fakat dinde olan bir emri inkâr ettiği için bidat işlemiş, büyük bir günaha girmiş olur.

Sünnet: Resul-i Ekrem’in (sav) farz ve vacib’den ayrı olarak bizzat Yaptığı, «yapın» dediği veya yapılmasını hoş karşıladığı fiillerdir.

Sünnetler ikiye ayrılır.

1 - Sünnet-i Müekkede,

2 - Sünnet-i gayrı Müekkede.

Sünnet-i Müekkede: Rasulullah Efendimizin (sav) umumiyetle yapmaya devam edip pek az terk etmiş oldukları sünnettir. Lügat manası kuvvetli sünnet demektir. Sabah, öğle ve akşam namazlarının sünnetleri, Ezan, ikamet, cemaate devam gibi İslami kaidelerden sayılan sünnetlerde sünneti Müekkede’dir. Bunlara sünnet-i Huda da denir.

Sünnet-i Gayr-i Müekkede: Rasulullah Efendimizin (sav) İbadet maksadıyla bazen işleyip bazen da terk ettikleri sünnettir. İkindi ile yatsının ilk sünneti gibi.

Rasulullah Efendimizin (sav) Yiyip içme, giyinip kuşanma, oturup kalkma gibi günlük normal davranışları da Sünnet-i Gayr-ı Müekkede’ye dâhildir. Bunlara sünnet-i zevaid adı da verilmiştir.

Sünnetin de farz gibi Ayn ve kifaye kısımları vardır. Meselâ Ramazanın son on gününde itikâfa girmek, teravihi cemaatle kılmak, teravihi hatimle kılmak, sünnet-i kifayedir. Farz namazlarını cemaatle kılmak ise, Sünnet-i Ayn’dır.

Kuran-ı Kerimde müminler, Allah Resulünün sünnetine uymaya teşvik edilerek şöyle buyrulur.

«Allah’ın Resulünde Sizin için kendisine uyulacak en güzel örnek ve numuneler vardır.» (Ahzab- 2l)

«Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun, benim sünnetlerime tabi olun ki. Allah da sizi sevsin.» Denilmiştir. (Al-i İmran- 3l)

Demek ki, Allah’ı sevmenin alameti ve kendini Allah’a sevdirmenin yolu, Resulünün sünnetine uymaktan geçmektedir. Çünkü Allah’ı gerçekten seven bir kişi, elbette Allah’ın sevdiği ve razı olduğu zata benzemeye, onun hareketlerini kendisine örnek almaya çalışacaktır.

Sünnete uygun hareket etmenin pek çok sevap ve nurları vardır. Sünnet-i seniyyenin meseleleri, hatta en küçük edepleri bile birer pusula gibi Müslüman’a, hayatın fırtına ve sıkıntıları içinde nasıl hareket edeceğini bildirir ve ona en selametli ve emniyetli yolu gösterir. Ona şaşmaz ve değişmez değer ölçüleri kazandırır.

Kısacası, Sünnet-i seniyye dünya ve Ahiret saadetinin temel taşı ve insanın kemalâtının sebebi ve kaynağıdır.

Sünnetin bütününe birden uymak çok zordur. Yani en büyük Velilere ve din Büyüklerine bile zor nasip olan bir husustur. Ancak sünnetin hepsini yapmaya herkesin gücü yetmemekle beraber, ona uyma niyet ve kastında olmak, herkesin elinden gelir. Böylece insan, sünnetlere olan uyma niyeti ve kastı ve sevgisi sebebiyle, Allah Resulünün şefaatinden mahrum kalmamış ve sünnetin feyzinden istifadeye uzak durmamış olur.

Şu halde şartların elverişsizliği sebebiyle yerine getiremediğimiz sünnetlere karşı içimizde uyma arzusu ve niyetini, hevesini daima korumalıyız. Yapabileceğimiz sünnetlere karşıda sebepsiz yere ihmale, tembellik ve uyuşukluğa düşmemeliyiz.

Sünnetin Hükmü: Sünnet-i Müekkede’nin yapılmasında büyük sevaplar vardır. Kasten veya tembellikle terk edilmesinde Cehennem azabı yoksa da, şefaatten mahrumiyet gibi büyük bir kayıp ve ziyan söz konusudur.Böyle kimseler Rasulullah tarafından kınanmaya da müstahak olurlar. Bu sünnetlerin değiştirilmesi veya inkârı ise bidattir, dalalettir. Sünnet-i Gayr-ı Müekkede’nin yapılması da pek güzel ve sevaptır. Yemek, içmek, giyinmek, v.s. gibi günlük fıtri hareket ve muameleleri sünnete uyularak, ibadet hükmüne geçerler. İşlenmesi adet olan fiiller, böylece şefaate vesile haline gelirler. İnsan ruhuna feyizler bahşederler. Çünkü sünnetin en küçük bir edebine riayet dahi Allah Resulünü hatıra getirir, kalbe nur ve huzur verir.

Bu ikinci kısım Sünnetlerin terkinde, hiçbir günah olmadığı gibi, kınama ve azar da yoktur. Fakat yukarıda saydığımız büyük sevapları kaybetmek ve sünnetin nurundan ve hakiki edepten istifade edememek durumu vardır. Sünneti terk eden hakiki görgü ve edebi terk etmiş olur ki. Neticesi, Rabbimizin lütuflarından mahrum kalır.

Sünneti seniyeye uyma ile ilgili Peygamberimizin hadisleri şöyledir;

«Kim ümmetimin fesada gittiği zamanda benim sünnetime sarılır, hayatında tatbik ederse, o kimse yüz şehit sevabına nail olur.» H.Ş.

«Kim sünnetimi ihya ederse beni sevmiş olur. Beni seven ise Cennette benimle beraberdir.» H.Ş.

«Şüphesiz sözlerin en güzeli Allah'ın Kitabı  (olan Kuran'dır.) Yolların en hayırlısı Muhammed’in (sav) yoludur.» H.Ş.

«Size benden sonra iki şey bıraktım. Onlara sarıldıkça asla sapıklık ve dalalete düşmezsiniz:

1 – Allah’ın Kitabı,  2 - Resulünün Sünneti.»

Sadatlarımızın bu konuya ışık tutan sözleri;

Cenab-ı Hakk’a iman eden, elbette O’na itaat edecek ve itaat yolları İçinde en makbulü ve en doğrusu ve en kısa olanı, şüphesiz, Peygamber Efendimizin (sav) gösterdiği ve takip ettiği yoldur.

"Sünnet-i seniyye edeptir, hiçbir meselesi yoktur ki altında bir nur, bir edep bulunmasın."

"Edebin hepsini, Cenab-ı Hak, Peygamber Efendimize (sav) vermiştir. Onun sünnetini terk eden, edebi terk eder."

"Sünnet-i Seniyye’ye uymayı kendine adet edinen, âdetini ibadete çevirir."

Mubah: Yapılmasında veya terkinde dini yönden hiçbir mahzuru bulunmayan, yani, mükellefin yapıp yapmamakta tamamen serbest olduğu işlerdir. Oturmak, yemek, içmek, uyumak gibi şeylerdir.

Mubah olan bu gibi işlerin, ne yapılmasında sevap vardır, ne de terkinde günah.

Ancak bu fiilleri işlerken, mümin sünneti düşünür, o niyetle hareket ederse, o vakit sünnet sevabı kazanır.

Bu gibi işleri yaparken asıl olan, yapılan işlerin mubah ve helâl olmasıdır. Mubahlığın ortadan kalkması için o şeyin mubah olmadığına dair şerri bir delil gerekir. Mubahlığı ortadan kaldırıcı bir delil olmadığı müddetçe, yapılan işler mubahlığını korur.

Helâl ise, yapılması uygun görülen, işlenmesinde dini yönden hiçbir mahzur bulunmayan işlerdir. Helâlin her türlü kötülükten uzak, saf ve temiz olan kısmına Tayyib denir.

Her Tayyib şey helâl; Fakat her helâl olan şey ise Tayyib değildir. Meselâ fazla yemek, yemek veya abdest alırken fazla su harcamak ve bunun gibi şeyler örnek verilebilir.

Tayyib: İyi, hoş demektir. İyi davranış. Temiz. Hz Peygambere (sav) Cenab-ı Allah (c.c) en güzel kokular vermiştir. Bu yüzden kendisine Tayip denilmiştir. Fıkıh da: Helâlin her türlü şüphelerden uzak, saf ve temiz kısmına denir.

Müstehab: Lügatte, «Sevilmiş şey» manasına gelir. Istılahta ise Rasulullah Efendimizin (sav) ara sıra yapmış oldukları şeydir. Kuşluk. Namazı. Gibi.

Peygamber Efendimiz (sav) Müstehab denilen hususları seve, seve yapıp zaman, zaman yapmışlar, Selef-i Salihin de bunları seve, seve işlemiş ve diğer ehli imanı da yapmaya.  Teşvik etmişlerdir.

Müstehab’a, Sünnet-i Gayr-ı Müekkede hükmünü verenler olduğu gibi, Mendub, nafile, edep ismini verenler de vardır. (Mendub: Emredilmediği hâlde yapılan güzel amel, iş.)

Bilhassa güzel bir haslet ve davranış olması sebebiyle, fıkıh kitaplarında Müstehab yerine edep tabiri çok kullanılmıştır. Edeb’in çoğulu Adab'dır.

Müstehab’ın Hükmü: Müstehab’ın yapılmasında sevap vardır. Yapılmaması halinde ise, yalnızca bu sevaptan mahrumiyet söz konusudur.

MÜSTEHAB: Sevilen, beğenilen. Peygamber Efendimizin (sav) bazen âdet olarak yaptıkları; Yapılınca sevâb verilen yapılmayınca günah olmayan şeyler.

İmam-ı Rabbanî (ks) bu konuyu şöyle açıklamışlar:

Beş vakit namazı vakitleri girer girmez kılmalıdır. Yalnız yatsı namazını kış aylarında gecenin ilk üçte birine kadar geciktirmek Müstehab’dır.

Müstehab’ları yapmakta gevşek davranan, sünnetleri yapamaz. Sünnetleri yapmakta gevşeklik, Farzların yapılmasını zorlaştırır. Farzlarda gevşek davranan, Allah’u Teâlâ’nın rızasına kavuşamaz. Müstehab’ları hafif görmemelidir. Bunlar Allah’u Teâlâ’nın sevdiği şeylerdir ve beğendikleridir. Eğer bütün dünyayı vermekle beğendiği bir işin yapılabileceği bilinmiş olsa ve dünyayı verip o iş yapılabilse çok kâr elde edilmiş olur ve birkaç saksı parçası verip kıymetli bir elması ele geçirmek gibi olur. Yahut birkaç çakıl parçası verip, ölmüş bir sevgilinin ruhunu geriye getirmek. Hayat kazandırmak gibidir.

Abdülhakîm-i Arvâsî (ks) bu konuda şöyle buyurmuşlar: Müstehab, Hak Teâlâ’ya dost eder ve Allah’u Teâlâ’nın rızasını kazanmaya vesiledir. İmamın, son sünneti, farz kıldığı yerde kılması mekruhtur (ibadetin sevabını giderir). Cemaatin kılması mekruh değil ise de, başka yerlerde kılmaları Müstehab’dır. Müstehâb’ı yapmayanın namazı noksan olmaz; Sevabından mahrum kalır.

Haram: Yapılması, kullanılması, yenilip içilmesi dinimizde kesin olarak yasak edilmiş şeylere denir. İçki içmek, faiz yemek, kumar oynamak, domuz eti yemek, zina etmek, adam öldürmek, Gıybet ve iftirada bulunmak gibi şeylerdir.

Haram kılınan eşya veya fiil, kendisinde bulunan, hiç ayrılmayan bir zarar, kötülük ve pislik sebebiyle haram kılınmış ise, buna bizzat haram denir. Domuz eti ve şarap gibi şeyler.

Kendi tabiat ve vasfından dolayı değil de elde etme şekli, kazanma yolu gibi dıştan bir sebeple haram kılınmış ise, buna da bilvasıta haram denir: Çalınmış ekmek, gasp edilmiş para ve bunun gibi benzeri şeyler.

Haramın terkinden dolayı büyük sevap vardır. İnsanı takva mertebesine çıkarır. İşlenmesi halinde ise, Kalplerin kararıp vicdanların paslanması, imanın zayıflaması, huzur ve neşenin gitmesi, ibadetten zevk alma duygusunun yok olması gibi zarar ve kayıpların yanı sıra, ahirette de çetin bir azap söz konusudur.

Haramlığı kesin olan bir şeyi helâl kabul etmek, Allah korusun insanı imandan çıkarır.

Mekruh: Mekruh, Lügatte, sevimsiz bulunan, kötü görülen şey demektir. Istılahta ise, dinen yapılması çirkin ve kötü görülen manasına gelir.

Abdest alırken ve gusül ederken suyu israf etmek, kısa kollu elbise ile veya başı açık Namaz kılmak gibi hususlar mekruhlardandır.

Lûgat: Lügat, sözlük, kelimelerin anlamlarını kısaca bildiren kitap.

Istılah: Bir kelimenin belli bir ilim dalında kazandığı anlam, terim.

Mekruh iki kısma ayrılır:

1-Tahrimen Mekruh: Harama yakın olan mekruha denir.  Abdest alırken suyu israf derecesinde harcamak gibi;

2-Tenzihen mekruh: Helâle yakın olan mekruhtur. Burnu sağ el ile temizlemek gibi;

Tahrimen mekruhun terkinde sevap vardır. İşlenmesinde ise Ahirette azaba uğrama ihtimali mevcuttur. Yani harama yakın olan mekruhu işleyen kimsenin Ahirette hesaba çekilmesi ve azaba uğramasından korkulur. Bu, İmamı Azam ile Ebu Yusuf’a göredir. İmam-ı Muhammed ise, Tahrimen mekruhu, aynen haram gibi telakki eder. Ahirette azap muhakkaktır, der.

Tenzihen mekruhun işlenmesi ise, azabı gerektirmez. Fakat terki sevaplıdır.

Mekruhları helâl saymak, hata olmakla beraber, insanı dinden çıkarmaz.

Mekruh kelimesi, fıkıh kitaplarında Tenzihen veya Tahrimen kayıtları konmaksızın geçiyorsa, bununla Tahrimen mekruh kastediliyor demektir.

Mekruh: Hoş. Görülmeyen. Beğenilmeyen şey.

Seyyid Abdülhakîm (ks) bu konuyu şöyle açıklamışlar:

Peygamber Efendimizin (sav) beğenmediği ve ibadetin sevabını gideren şeyler. Yasak olduğu haram gibi kesin olmamakla beraber, Kur'ân-ı kerimde, şüpheli delil ile yani açık olmayarak bildirilmiş veya bir sahabenin (Peygamber Efendimizin (sav) arkadaşlarının) bildirmesi ile anlaşılmış olan yasaklar. Mekruh olduğu bildirilen yasak işleri özürsüz yapmak günahtır.

İbn-i Abidin (ks) bu konuda şöyle buyurmuşlar:

Küçük ve büyük abdesti sıkıştırırken ve yel zorlarken namaza durmak mekruhtur. Namaz arasında zorlarsa, namazı bozmalıdır. Bozmaz ise günaha girer. Cemaati kaçırsa bile, bozması iyi olur.  Kerahetle kılmaktan ise, cemaat sünnetini kaçırmak evlâdır. Namaz vaktini veya cenaze namazını kaçırmamak için mekruh olmaz.

Müfsit: Başlanmış bir ibadeti bozan ve iptal eden şeydir. Bunların özürsüz, kasten yapılması günahtır. Hata ile istemeden meydana gelmesinde ise, günah ve azap yoktur. Namaz içinde kendisini alamayıp gülmek gibi şeyler.

Sahih: Bütün şartlarına ve rükünlerine uyularak eksiksiz yapılan bir ibadet veya muameledir. Meselâ Farz ve vaciplerine riayet edilerek kılınan namaz sahihtir.

Caiz: Yapılması dinen yasak olmayan şeydir. Bu kelime, bazen sahih, bazen da mubah yerine kullanılır.

Bazı muameleler vardır ki, Dünyevi hükümler bakımından sahih olduğu halde, Dini hükümler bakımından caiz olmaz. Cuma ezanı okunurken yapılan alış-veriş gibi. Böyle bir muamele dünyevi bakımdan sahihtir; Fakat manevi mesuliyeti de gerektirdiği için, dinen caiz değildir.

Batıl: Rükünlerine veya şartlarına, tamamen veya kısmen, uyulmayan herhangi bir ibadet ve muameledir. Abdestsiz namaz gibi şeyler. Batıl, Sahih’in zıddıdır.