Hızırbey

Hızırbey Haber Portalı

16:53, 04 Ağustos 2020 Salı
İMAN KONUSU  BÖLÜM: (5/7)
İMAN KONUSU

İMAN KONUSU BÖLÜM: (5/7)

Hazret (ks) önem arz eden Kaçırılan Kitap barnaba incili hakkında bilgi verdi:


Hazret (ks) bu konuyla ilgili bir Kıssa nakletti:

Bir Mürid gemi ile giderken, üstadına yaklaşıp:

Efendim Peygamberlere ne diye gerek duyuldu, biz kendimiz yolumuzu bulabilirdik. Diye sorunca;

Üstat başını kaldırmadan: Ne diye gemiye bindin ki? Gideceğin yere yüzerek gitsene, diye cevap vermiş.

Hazret (ks) sohbetine devamla şöyle buyurdu: Peygamberlere ihtiyaç olduğu gibi, Peygamberimizden (sav) sonra başka peygamber gelmeyeceğinden, şimdiki zamanda da. İnsanlara doğru yolu gösterecek Hak olanla batıl olanı ayır etmeyi öğretecek hakiki manadaki. Mürşidi Kamillere ihtiyaç vardır. Kıyamete kadar her zamanda İnsanların kurtuluşuna vesile olacak Mürşidi Kamiller var olacaktır. Bu Allah’ın (c.c)  bir takdiridir. Ancak bu Mürşidi Kamilleri aramak, bulmak lâzımdır. Ancak kendine Mürşidi Kamil süsü vermiş bazı insanlarda olabilir işte onları ayırt edebilmek için yani Hakiki ile sahtesini anlayabilmek için dinimizi iyi bilmemiz lâzımdır. Bir Mürşidi Kâmili bulduğumuzda ise Ona yapışmak ve tam manasıyla teslim olmak lâzımdır. Vesselâm.

Peygamberlerin Vazifeleri Nelerdir?

Peygamberlerin vazifeleri:

1-Allah’ı insanlara tanıtmak,

2-Allah’tan aldıkları İmani hükümleri ve ibadet şekillerini insanlara öğretmek,

3-İnsanlara güzel ahlâk ve fazilet duygularını aşılamak,

4-İnsanın insanlarla, insanın toplum ile arasındaki münasebetlerini en medenî ve âdil ölçüler için

De tanzim etmek, aradaki sosyal bağları kuvvetlendirmektir. Kısacası, maddî ve manevî her

Sahada insanlara tam bir rehber olmaktır.

Peygamberler Kaç Tanedir?

İlk peygamber Hz. Âdem’den (a.s) son peygamber Hz. Muhammed'e (sav) gelinceye kadar arada birçok peygamber gelip geçmiştir. Kuvvetli bir rivayete göre bu peygamberlerin sayısı yüz yirmi dört bin, diğer rivayete göre de iki yüz yirmi dört bin kadardır. Bunlardan sadece yirmi beş tanesinin ismi Kuran’da geçmektedir.

Kuran’da Bahsi Geçen Peygamberler Kimlerdir?

Şunlardır: Âdem,   İdris,  Nuh,  Hûd,  Salih,  Lût,  İbrahim,  İsmail,  İshak,  Yakup, Yusuf,  Şuayb,  Musa,  Harun,  Davut,  Süleyman,  Eyyûb,  Zülkifl,  Yunus,  İlyas, Elyesa,  Zekeriyya,  Yahya,  İsa ve Hz. Muhammed Aleyhimüsselâm.

Bunlardan ayrı Kuran’da ismi geçen Üzeyr, Lokman ve Zülkarneyn'in (a.s) peygamber olup olmadıkları ihtilâflıdır.

Kuran’da ismi geçmediği halde peygamber olarak meşhur olanlar da şunlardır: Şît, Yuşa, Cercis, Danyal Aleyhimüsselâm.

İnsanlara ayrı, ayrı Peygamberler Gelmesinin ve Her Peygamberin Getirdiği Dinde Bazı Farklılıklar Olmasının Sebebi Nedir?

İslâm inancına göre, bütün peygamberler aynı dava için çalışmışlar, aynı iman ve ibadet esaslarını insanlara tebliğ ve telkin etmişlerdir. Bununla beraber peygamberlerin getirdikleri dinler arasında bazı farklar bulunduğu da bir gerçektir. Bunun da en mühim sebebi, asırların ve cemiyetlerin ihtiyaçları ve idrak seviyelerinin başka, başka olmasıdır. Peygamberler, insanların idrak seviyelerine göre konuşmuş ve ihtiyaçlarına göre hareket etmişlerdir. Söz ve şekillerde, dinîn tatbikatına ait bazı ayrılıkların bulunması gayet tabiî ve fıtrîdir. Aynı zamanda âlemdeki gelişme kanununun gereğidir. Bütün bu ayrılıklar ve farklılıklar, hak dinlerin özde ve gayede bir olmalarına tesir etmez. Peygamberler çeşitli aralıklarla ayrı, ayrı asırlarda gelmiş olsalar bile, gelen peygamberler, bir önceki peygamberin davasını, kaldığı yerden yürütmeye devam etmiştir. İki peygamber arasındaki zaman süresinde, halkta yanlış inançlara sapmalar olmuşsa, yeni gelen peygamber bu yanlışı düzeltmiş, insanları ıslah ve irşat etmiştir. Nihayet İslâm Dinînin gelmesi ile insanların gelişmesine paralel olarak dinlerin tekâmülü de son mertebeye ulaşmış; Hz. Muhammed (sav) diğer peygamberlerden farklı olarak bütün insanlığa, kıyamete kadar gelecek bütün asırlara peygamber olarak gönderilmiştir.

Peygamberlerde Bulunan Müşterek Vasıflar Nelerdir?

Bütün peygamberlerde ortak olan vasıflar ve özellikler şunlardır:

1. Sıdk (Doğruluk): Bütün peygamberler Allah'tan alarak verdikleri bütün haberlerinde doğru sözlüdürler. Onlar hakkında yalancılık vasfı düşünülemez.

2. Emanet (Emin ve güvenilir olmak): Peygamberler Allah'ın kendilerine verdiği vazifeleri yerine getirme hususunda emin ve güvenilir kimselerdir. Peygamberlerde asla hıyanet hâli görülmez.

3. Tebliğ: Peygamberler Allah'tan kendilerine vahyolunan şeyleri ümmetlerine noksansız, ilâvesiz olarak aynen bildirirler, tebliğ ederler. O haberleri gizlemek, tahrif edip değiştirmek söz konusu değildir. Hakikati gizleme vasfı peygamberlerde yoktur.

4. Fetanet: Peygamberler üstün bir akıl ve zekâya, kuvvetli bir hafızaya ve yüksek bir mantık ve ikna kabiliyetine sahiptirler. Peygamberlerin delilik, gafillik, cahillik gibi sıfatlarla uzaktan yakından hiçbir alâkaları yoktur. (Fetânet: Zihin açıklığı, çabuk kavrayış.)

5. İsmet (Masumiyet, günahsızlık): Peygamberler gizli - açık her türlü günahlardan, kusurlardan, kötü hallerden, peygamberlik şerefiyle bağdaşmayacak hareketlerden uzaktırlar. Günah işlemek peygamberler hakkında mümkün değildir. Günah işlemekte mahsundurlar.

Vahiy Nedir?

Vahiy, Allah tarafından geldiğine dair kesin bir bilgi olmakla beraber, vasıtalı veya vasıtasız olarak peygamberlerin ruhunda (kalbinde) bulunan bir bilgi ve marifettir. Peygamberler Allah'tan aldıkları hüküm ve hakikatleri Vahiy yoluyla alırlar. Peygamberlerin hepsi de Allah'ın vahyine muhatap olmuşlardır. Vahyin de pek çok çeşitleri ve mertebeleri vardır: Vahyin en yaygın şekli, vahiy meleği olan Cebrail (a.s) vasıtasıyla peygamberlere İlâhî hükümlerin bildirilmesi, tebliğ edilmesidir. Kuran’ın indirilişi böyle olmuştur. Cebrail’in (a.s) Vahyi getirmesinin de çeşitleri vardır. Melek, aslî hüviyeti ile peygambere görüneceği gibi, insan suretine girerek de gelir ve Vahiy getirir. Bazen de hiç görünmeden çınlama sesi veya arı vızıltısı gibi bir sesle gelir ve Vahyi peygamberin kalbine bırakır. Bazen da Allah’u Teâlâ emir ve hükümlerini vasıtasız, doğrudan doğruya peygamberine söyler ve işittirir. Tur dağında Musa’nın (a.s) ve Miraç’ta Peygamberimizin (sav) Vahyi doğrudan doğruya Allah'tan almaları gibi.

Hazret (ks) önem arz eden Kaçırılan Kitap barnaba incili hakkında bilgi verdi:

Hıristiyan dünyasında kendisini her gücün üstünde kabul edilen ruhban sınıfı, mukaddes kitap İncil'i tahrif etmek için, âdeta, büyük yarışa girmişlerdir. Her önüne gelen, ayrı,ayrı bir İncil yazmakta ve bu mukaddes kitap şahsî fikirlere göre değiştirilmektedir. Sayısı yüzleri bulan ve birbirinden farklı olan İncillere, her geçen gün bir yenisi katılır. Fakat yazarının adı ile zikredilen bu İncillerin sayısı o kadar çoğalır ki, tedbir almak kaçınılmaz hâle gelir. Ve İznik'te toplanan bir heyet, uzun süren bir çalışma sonucunda, o ana kadar yazılmış bulunan İncillerden 396'sının okunmasını yasaklar. Ancak bu İncillerden bir tanesi üzerinde özellikle durulur ve bunu okuyanların şiddetle cezalandırılacağı ilân edilir. Bu İncil Barnaba'ya aittir ve diğer İncillerde bulunmayan bir özelliğe sahip olduğu için yasaklar listesine alınmıştır. Ancak bu arada dindar bir papaz, her şey'i göze alarak Barnaba İncillerinden bir tanesini kaçırmaya muvaffak olur. Fakat Kilise, Barnaba İncilinin izini tekrar bulmuştur. Bir hafta içinde bu İncilin bütün nüshaları imha edilmek üzere toplatılır. Ancak İnciller imha edilirken iki tanesi tekrar kaçırılır. Bunlardan biri Britanya Müzesine, diğeri ise Amerikan Kongresi Kütüphanesine gönderilir. İnciller, gönderildikleri yerlerde her nedense askerî sır gibi büyük bir titizlikle saklanarak halka kapalı tutulur. Bu sırrın ortaya çıkarılması ise, bir Müslüman General'e nasip olacaktır.

Amerika Birleşik Devletlerinde askerî ateşe olarak görev yapan Pakistanlı General Abdurrahim, bu İncil'in mikrofilmlerini gizlice çekerek Pakistan'a kaçırmaya muvaffak olur. Mikrofilmler daha sonra Pakistan'daki bir Vakıf tarafından kitap hâline getirilerek İslâm dünyasına kazandırılır. Barnaba İncilinin iç yüzü ve hikmeti anlaşılır. Çünkü bu İncil, Peygamber Efendimizin (sav) geleceğini çok öncesinden müjdelemekte ve kâinatın onun için yaratıldığını, bizzat mübarek ismiyle zikrederek ilân etmektedir.  Barnaba İncil'i de tahrif edilmiş olmasına rağmen, içinde İlâhî hakikatlerden bir kısmını muhafaza etmektedir.

Eserde Hz. İsa (a.s), kendisinden sonra gelecek olan peygamberi, Havarîlerine şöyle tarif etmektedir: "Size söylüyorum, Allah'ın Resulü bütün mahlûkata rahmettir. O, anlayışlı ve tesellici, hikmetli ve kudretli, Allah aşkı ve korkusuyla dolu, merhametli ve yumuşak ruhludur. Rahmet ve yardımseverlik ruhu ile adalet ve acıma hissi ile nezaket ve sabır ruhu ile hareket eder. Cenâb-ı Hak, bütün yaratıklarına verdiğinin kat, kat fazlasını ona vermiştir. O, bu dünyaya geldiğinde saadet devridir. Bütün peygamberlerin Allah'ın onlara verdiği nübüvvet gözü ile gördüğü gibi, ben onu gördüm. "Ey Muhammed, Allah seninle beraber olsun ve beni senin ayakkabının bağı olmak şerefi ile şereflendirsin. Ve Hz. İsa (a.s) bunu söyledikten sonra Allah'a şükür etti." Hz. Peygamberden çok önceleri ona "Ey Muhammed" diye hitap ederek peygamberliğini tasdik ile haber veren Hz. İsa (a.s) ve Barnaba İncili, O'nun en büyük peygamber olduğunun inkâr edilemez bir delilidir.

Yine aynı eserde Hz. İsa (a.s), bir kadının, "Beklenen Mesih sen değil misin?" Sorusuna şu cevabı vermektedir: "Ben yalnız İsrail oğullarına gönderilmiş kurtarıcı bir peygamberim. Lâkin benden sonra Allah tarafından âleme Muhammed adında bir Resul gönderilecektir. Esasen Allah, bu kâinatı onun için yaratmıştır." Demiştir.

Barnaba İncil'inde Hz. İsa’nın ne ilâhlığından söz edilmekte, ne de çarmıha gerildiğine yer verilmektedir. Yine Barnaba İncil'inde Hz. İsa (a.s): "Ben bütün yeryüzündeki kabilelerin beklediği Mesih değilim." Demektedir. Hz. Muhammed'in (sav) bizzat ismini söyleyerek "Muhammed, Arap yarımadasında zuhur edecek, putları ve putlara tapanları yok edecektir."

Hazret (k.s) Ahiret gününe kaza ve kadere İman hakkında sorulanları şöyle cevapladı:

Kaza ve Kadere İman Nedir?

Kader, Cenâb-ı Hakk'ın ezelden ebede kadar olmuş ve olacak, iyi-kötü her şey'in oluş zamanını, yerini ve her türlü özelliklerini ezelden bilmesi, öylece takdir ve tespit etmesidir.

Kaza ise, zamanı gelince ezelî ilmine ve takdirine uygun olarak eşya ve olayları yaratmasıdır. Bu tariften anlaşıldığına göre, kader yüce Allah'ın ilim ve irade sıfatının bir tecellisi, kaza da Tekvin sıfatının eseridir. Allah bütün kâinatı ve kâinat içinde bulunan canlı - cansız bütün varlıkları bir programa göre yaratmıştır. (Tekvin: Var etme.)

Allah kâinatta meydana gelecek bütün hâdiseleri bildiği gibi, en ufak bir zerrenin ne gibi hareketler yapacağını dahi, en ince teferruatına kadar bilir. İlmi her şey'i kaplamıştır. Kâinatta görünen eşsiz nizam ve harika düzen, onu, Allah'ın bilerek plânladığını, programladığını ve her şey'i o plân ve programa göre, zamanı gelince yaratmakta olduğunu gösterir. İşte Allah'ın kâinatı yaratmadan evvel ezelde çizdiği bu programa kader denir. Zamanı gelince bu programı tatbike koyması da kaza’dır. Şu halde kaza ve kadere iman; Allah'ın her şey'i bildiğine, ezelde takdir ettiğine, sonra da zamanı gelince eşya ve olayları o bilgi ve takdire göre yaratmakta olduğuna tereddütsüz olarak iman etmektir.

İnsan fiilinin yaratılmasının Kaza ve Kaderle ilgisi:

Allah’ın (c.c) ezelden ebede kadar meydana gelen ve gelecek olan bütün şeylerin zamanını, yerini, özelliklerini ezeli ilmiyle bilip sınırlaması ve takdir etmesine Kader denir. Kaza ise, Allah’ın takdir ettiği şeyleri zamanı gelince takdir ettiği şekilde yaratmasıdır. Kâinatta ki her şey kader ve kazaya bağlı olarak meydana gelmektedir. Bu itibarla Allah’ın dilemesi ve takdiri dışında hiçbir şey meydana gelmez. Bununla birlikte Allah kullarına Cüzi İrade denilen fiilleri seçme ve dileme gücü vermiştir. İnsan bu iradesi ile iyi, kötü, faydalı ve zararlı olan herhangi bir fiili tercih eder. Allah’ta insanın bu iradesi ve tercihi doğrultusunda o fiili yaratır. Dolayısı ile insanın hür iradesi üzerinde Allah’ın bir baskısı veya zorlaması söz konusu değildir.

Kısacası, fiili seçen ve tercih eden kul, kulunun tercihi doğrultusun da o fiili yaratan Allah’tır. Hayır, işlemişse mükâfatını, şer işlemişse cezasını görecektir. Ayrıca insan hayır ve şerri ezelde yazıldığı ve takdir edildiği için işlemiş olmaz. İnsanın kendi iradesiyle hayır veya şer işleyeceğini Allah ezeli ilmiyle önceden bildiği için Levh-i Mahfuzda da o şekilde yazılmıştır. Bu itibarla bile, bile bir suç ya da günah işleyen bir kişinin bunu kadere bağlanması, bilerek ve isteyerek yaptığı fiillerin sorumluluğunu kaderine yüklemesi yanlış ve yersizdir. Kaldı ki insanın kaderini, ilahi takdiri bilmesi de mümkün değildir.

Âlemde Hayrın Yanında Şerler de yaratılmaktadır. Allah'ın Şerleri Yaratması Nasıl Olur?

Hayrı da, şerri de yaratan Allah'tır. Bu inanış, Kadere imanın bir cüz'üdür. Şerrin yaratılması, "Her şey zıddıyla bilinir" kaidesiyle, hayrın hakikati ve güzelliği ortaya çıkması içindir. Meselâ hastalık olmasa, sıhhatin nasıl kıymetli bir nimet, büyük bir ganimet olduğu bilinemezdi. Karanlık olmasa, ışığın değeri anlaşılamazdı. Kötülük olmasa, iyiliğin fazilet ve üstünlüğü idrak edilemezdi. Âlemde hayrın yanında cüzî kalan şerler hiç yaratılmasa idi, hayrın mahiyeti ve güzelliği tam görülemediği gibi; Hayrın dereceleri, çeşitleri de anlaşılamazdı. Böylelikle cüzî bir şerrin yaratılmaması neticesinde pek çok hayırlar vücuda gelemezdi, dolayısıyla büyük bir şer ve zarar ortaya çıkardı. Ayrıca şer ve hayır telâkkisi, çoğu zaman insanın anlayışına ve bakış açısına göre de değişmektedir. İnsan bazı şeyleri kendisi için şer ve çirkin bulurken, aslında o şey onun hakkında tamimiyle hayırdır.

Fakat insan bencil ve zahire hüküm veren olduğu için, ilk bakışta kendi menfaatine aykırı bulduğu her hâdiseye şer hükmünü verebilmektedir. Bunu bir misalle açıklayalım:

Mühim bir iş için uçağa binecek bir adam, bineceği uçağı kaçırsa, bu ona büyük bir şer olarak gözükür. Çünkü menfaati zedelenmiş, dünyevî bir işi aksamıştır. Ancak daha sonra havada uçağın kaza yapıp düştüğünü farz edelim. Bu durum karşısında da, aynı insan, daha önce şer telâkki ettiği şey'in, aslında kendisi için ne kadar hayırlı olduğunu düşünmeye başlayacaktır. Demek ki ilk bakışta insana şer gibi görünen pek çok hâdise, netice itibariyle iyi ve hayırlı olabilmektedir... Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri bu hakikati ne güzel dile getirmiştir:

"Hakk şerleri hayreyler

Zannetme ki gayreyler

Arif anı seyreyler

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler..."

Şerrin Allah'ın ilmi ve iradesi dışında meydana geldiğini ve Allah'ın şerleri yaratmadığını söylemek; Allah'ın İlim, İrade ve Kudret sıfatlarının bir hududu ve sınırı olduğunu iddia etmek demektir. Bu ise, ulûhiyetin şanına bir noksanlık demek olduğu gibi, kâinatın bir plân ve programa göre yaratıldığı gerçeğine de zıttır. Bunun içindir ki Hayır ve şerrin de Allah'tan olduğu, Allah tarafından yaratıldığı hususu, Kaza ve Kadere imanın içinde yer almış ve bu inanç üzerinde ayrıca durulup açıklanması gerekli görülmüştür.

İnsanın işlediği hayrı da, şerri de Allah yarattığına göre, insan nasıl yaptığı şerden mesul tutulabilir?

Allah’u Teâlâ bizim yapacağımız iyi-kötü bütün hareketlerimizi, hayır ve şer bütün davranışlarımızı bilir ve zamanı gelince de yaratır. O'nun bu bilmesi ve yaratması, bizim mesuliyetten kurtulmamızı gerektirmez. Zira Allah, biz insanlara, iyi ile kötüyü, hayır ile şerri birbirinden ayırt edip bunlardan birini tercih etme Cüz-i İrade, kabiliyet ve hürriyetini de vermiştir. İnsandaki bu iradeye, "Cüz'-i ihtiyar" veya "Cüz'-i İrade" denir. İnsan bu kabiliyetini kullanarak iyiyi veya kötüyü, hayrı veya şerri seçebilir. Allah da onun bu tercihine göre, fiilini yaratır. Demek ki, Allah kulun iyi veya kötü fiillerini, onu iyilik ve kötülük yapmaya zorlayarak değil, bilakis irade ve tercihini kullanması sonucu yaptığı tercihe göre yaratmaktadır. Kul iyiyi tercih ettiyse iyiyi yaratır, kötüyü tercih ettiğinde de kötüyü. Bu durumda mesuliyet de, seçim ve tercihi yapan insana ait olur. Özet olarak denebilir ki, kulun fiillerinde şerri ve kötüyü yaratan Allah'tır; Fakat onu isteyen, kazanan insandır. Bu sebeple mesuliyet de insana aittir.

İmam-ı Azam Hazretleri (ks) şöyle der: Dünya da ve ahirette zerre kadar ne varsa hepsi Allah’ın (c.c) dilemesiyle ve arzulamasıyla meydana gelir. Kullar tarafından itiraz etmek, karşı gelmek mümkün değildir. Ancak herkes kendi Cüzi İradesiyle küfre giriyor veya iman ediyor. Kendisini kimse zorlamıyor. Bizzat iradesiyle istediğini yapabiliyor. Allah’ın (c.c) emir ve hükümleri birer sebebe bağlanmıştır. Buna Kaza ve Kader denir.

Nitekim Cenabı Allah (c.c) Kuran-ı Kerim de:

“Beşerin mesul tutulduğu fiiller cüzi iradesiyle yapacağı fiillerdir.” Buyuruyor. (Rad 39 )

Allah Ezelde, Olacak Her Şey'i Bilmekle Bizi O Şey'i Yapmaya Zorlamış Olmaz mı?

Hayır. Çünkü kulun bir şey'i yapacağını Allah'ın bilmesinin, kulun yaptıkları üzerinde zorlayıcı bir tesiri yoktur. Bunu bir misalle izah edelim: Astronomik incelemeler neticesi 1 sene sonra ayın tutulacağını bildiğimizi farz edelim. Günü gelince ay tutulsa, ay biz bildiğimiz için tutulduğu manasına gelebilir mi? Hayır, Çünkü ay, biz bildiğimiz için değil, tutulma sebeplerinin varlığından dolayı tutulmuştur. Biz o sebepleri daha bir sene önceden ilmî incelemelerle keşfederek ayın tutulacağı hususunda bilgi sahibi olduk. Hiçbir zaman biz ay'ın tutulacağını söylediğimiz için ay tutulmadı.

Aynen bu misal gibi, Allah da kulun iradesini hayır veya şerden hangi istikamette kullanarak nasıl bir davranış yapmak istediğini önceden bilir, onu tespit ve takdir eder. Zamanı gelince de kulun istediği istikamette yaratır. Allah'ın bu bilmesi, kulun o işi işlemeyi isteyeceği içindir. Yoksa Allah bildiği için kulun o işi yapmayı istemesi ve işlemesi söz konusu değildir. Şu halde, kulun iradesini kullanarak işlediği fiillerini Allah'ın ezelde bilip takdir etmesi, kulu mesuliyetten kurtarmaz. Çünkü bu bilişte kulu bir zorlama, irade ve tercihini ortadan kaldırma durumu kesinlikle yoktur.

Allah (c.c) kullarına Cüzi İrade vermiş ve istediğini yapabilmesi serbestliğini vermiştir. Kendi gücü nispetinde yapabildiklerini yapacak, uğraşacak, gücünün haricinde kalan işler ise takdirdeki ilahi kadere bırakacaktır.

Cenabı Hak Kur'an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

"Ey İnsanlar, sana bir iyilik gelirse Allah' tandır, kötülük gelirse o da kendindendir." (Nisa–79)

Kaza ve Kader İnancının, amentü İçinde Yer Almasının Hikmeti Nedir?

Kaza ve Kadere iman, aslında imanın son hududunu gösteren, hal ve vicdanla ilgili çok ince bir meseledir. Mümin kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna iman ile her şey'i, hatta nefsini ve fiillerini bile Cenâb-ı Hakk'a verir. Bu durumda, mesuliyetten kaçmaması için karşısına Cüz'-i İradesi çıkar. "İstek ve iradenle yapıyorsun, o halde mesulsün" der. İnsan Cüz'-i İradesine dayanıp yaptığı iyilikleri nefsine mal edip mağrur olacakken, bu sefer de karşısına kadere iman çıkar. "Haddini bil, yapan sen değilsin.  Yapan ve yaratan, takdir ve irade eden Allah'tır" (c.c) der. Görüldüğü gibi, kader nefsi gururdan, kibirden kurtarmak; Cüz'-i İrade de mesuliyet ve sorumluluktan kaçmasına fırsat vermemek için imanın esasları arasına dâhil olmuşlardır. Bunun aksi, yani insanın mesuliyetten kurtulmak için kadere yapışması; Kadere imanın sır ve hikmetine aykırıdır.

Kaza ve Kadere İnancın İnsan Hayatı Üzerindeki Tesirleri Nelerdir?

Kaza ve Kader inancı, insanda ümitsizliğin ve kederin en büyük ilâcıdır. İnsan, başına gelen felâket ve musibetlere, kadere olan inancı sebebiyle, Allah'ın takdiri gözüyle bakıp kendini teselli eder. Onun takdirine rıza gösterir. Kudreti sonsuz bir Allah’ın kontrolü altında olduğunu hisseder.  O belâ ve musibetin Allah'tan geldiğini bildiğinden, kurtulmak için yalnızca O'na iltica eder, O'na yalvarır. Gelen musibetin kendisi için günahlarına kefaret ve af sebebi olduğunu düşünür, sabır ve metanet gösterir. Bu sırdandır ki,  "Kadere iman eden, kederden emin olur" denilmiştir. Kadere iman, insan ruhunu dünya kadar ağır yüklerden de kurtarır.  Çünkü insan, bütün kâinatla alâkadardır. Maksatları ve arzuları, ideal ve hedefleri sonsuzdur.Kudret, irade ve hürriyeti ise, sınırlıdır.

Arzu ve isteklerinin, düşünce ve fikirlerinin bazen binde birini bile gerçekleştirmeye gücü yetmez. Bu durumda insanın gerçekleşmeyen arzu ve düşünceleri, onu manen baskı altında tutar, ruhunu ezer, kalp ve vicdanını sızlatır. Ümitsizliğe düşürür. İşte kadere iman, bu durumdaki bir insanın en büyük teselli kaynağı, şevk ve gayret kaynağı, ümit ışığı, üzerindeki ağırlıkları yükleyebileceği bir dayanak noktasıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, kader, insanı gurur ve kibirden kurtarır. Nefsin ve benliğin insanı havalandırarak yoldan çıkarmasına, bir nevi firavun olmasına mâni olur.

Hazret (ks) Ashabın kaza ve kader anlayışıyla ilgili konuyu bir Kıssayla şöyle açıkladı:

Rivayet olunduğuna göre bir hırsızı yakalayıp Hz. Ömer'e (r.a) getirdiler. Hz. Ömer (r.a) ona:

Niçin çaldın? Diye sordu. Hırsız:

Çaldımsa Allah'ın takdiriyle çaldım. Allah böyle takdir etmiş, diye cevap verdi. Hz. Ömer (r.a) bu cevaba hiçbir şey demedi, yalnız emir verip hırsızlık cezası olarak elini kestirdi ve ayrıca da dayak attırdı. Kendisine niye böyle iki ceza verdiği soruldu.

El kesmek hırsızlıktan, dayak da Allah'a yalan ve iftirasından dolayı, cevabını verdi.

Hz. Osman'ın (Zinnûreyn) Katli hâdisesine katılanlardan bazıları, Hz. Osman'ı kendilerinin öldürmediğini, onu öldürenin Allah olduğunu ileri sürmüşlerdi. Evini muhasara ettikleri zaman ok atarken, Hz. Osman'a (Zinnûreyn):

Bu okları sana attıran Allah'tır, diyorlardı. Hz. Osman (r.a) onlara şu güzel cevabı vermişti:

Allah’a iftira ediyorsunuz ey yalancılar! Eğer oku Allah attırsa idi, hedefe isabet etmez miydi?

ZİNNÛREYN: İki nur sahibi. Peygamber Efendimizin Sallallahü aleyhi ve sellem iki kızıyla evlendiği için. Hazret-i Osman'a verilen lakap. Eshâb-ı kiramın (Peygamber Efendimizin (sav) arkadaşlarının) en üstünü Ebû Bekr-is-Sıddık, ondan sonra Ömer-ül-Faruk’tur (radıyallahü anhümâ). Ondan sonra. En yüksek kimse Osman-ı Zinnûreyn'dir (radıyallahü anh). Ondan sonra Aliyyül Mürtezâ'dır (krv). Hepsinin halifeliği haktır, doğrudur. Ümmetin icmâı (sözbirliği) ile sabittir. Rasûlullah Sallallahü aleyhi ve sellem ona birbiri ardınca iki kızını vermiştir. İki kızı da vefat edince; "Bir kızım daha olsaydı verirdim." Buyurmuştur.

Bir ihtiyar, Hz. Ali'ye (krv) Kerrem Allah’u Veche) şunu sordu:

Bizim Şam'a (Sıffîn Harbi'ne) yürümemiz, Allah'ın kaza ve kaderiyle miydi? Bunu bize söylemelisin! Hz. Ali (krv) şu cevabı verdi:

Bitkileri, çimenleri bitiren, mahlûkata can veren Allah aşkına derim ki, hangi yere ayak bassak ve hangi yere konsak, bu ancak Allah'ın kaza ve kaderiyle değil de nedir?

Öyle ise bizim yorulmamız boşuna, bizim için mükâfat ve sevaba hak kazanmak yok gibi...

Ey ihtiyar, siz giderken Allah size gidişiniz için büyük ecir verdi. Dönüşte de dönüşünüz için ecir verdi. Çünkü siz bunları yaparken zorla yaptırılmış, buna mecbur edilmiş değilsiniz. Bunları arzunuzla yaptınız.

Bizi kaza ve kader sevk etmedi mi?

Yazık! Sen, kaza sana yapıştı, kader sana sarılıp takıldı sanıyorsun. Eğer iş öyle olsaydı, sevap ve ceza batıl olurdu. Lütuf ve ceza, emir ve nehye lüzum kalmazdı. Günah işleyene Allah ceza vermez, iyilik sahibini de övmezdi. İyilik yapan övülmeğe, kötülük yapandan lâyık olmazdı. Kötülük işleyen de yerilmeğe, iyilik yapandan daha müstahak sayılmazdı. Bu gibi saçma sözler, putlara tapanların, şeytanın ordularının, yalancı şahitlerin, doğruyu görmeyen körlerin sözleridir. Allah’u Teâlâ kullarını “Cüz-i İrade” ile muhayyer bırakmak suretiyle emretti. Sakındırmak için de yasakladı. Kolay olan şeyleri teklif etti. Zorlayarak isyana, boynundan çekerek itaate mecbur etmedi. İnsanlara peygamberleri boşu boşuna göndermedi. Gökleri, yerleri ve bunlar arasında olan varlıkları boş yere yaratmadı.

"Böyle şeyler kâfirlerin zanlarıdır, yuh olsun kâfirlere, onlara cehennem var."

Bunun üzerine yine sordular:

Öyleyse bizi sevk eden kaza ve kader nedir? Hz. Ali (krv):

O, Allah'ın emri ve hükmüdür, dedi ve arkasından şu ayet-i kerimeyi okudu:

"Rabbin ancak kendisine kulluk etmenizi emir buyurdu.

"İhtiyar sevinerek kalktı ve: Sen o zatsın ki, sana itaat sayesinde kıyamet günü Allah'ın rızası umulur. Dinimizin anlayamadığımız meselesini bize açıkça izah ettin. Allah, sana bunun en güzel ecrini versin."

(Kerrem Allah’u Veche: Allah yüzünü ak etsin.)

(Kerrem Allah’u- Veche hu: Allah Vechini Mükerrem kılsın, mealinde dua olup Hz. Ali (R.A.)  Hiç putlara secde ve ibadet etmediği ve çocukluktan beri Allah'a secde ettiğinden, onun ismi anıldığında hürmeten söylenir.

(Hz. Aliyy-ül Murtaza (r.a): Esedullah, Aliyy-ibni Ebi Talib, Ebutturâb, İmam-ı Ali isimleri ile de anılır. Hz. Resul-i Ekrem'in (sav) amcası Ebu Tâlib'in oğlu olup Hicretten yirmi üç yıl önce doğmuş ve Bi'setin ikinci günü daha on yaşında iken iman etmiş, hiç putlara tapmamıştır. Bunun için mübarek ismi söylendiğinde, “Kerrem Allah’u Veche” diye tazim edilir. Bütün gazalarda, Din muharebelerinde çok kahramanlık ve fedakârlığından dolayı. "Esedullâh: Allah'ın aslanı" namını da almıştır. Aşere-i Mübeşşeredendir. Ayetle methedilmiştir. Kendinden evvelki üç Halife-i kirama (r.a) seve, seve biat etmiş, onlara Şeyh-ül İslâm gibi hizmetlerine iştirak etmiştir. Evliyanın reisidir. Hicretin kırkıncı yılında şehid edilmiştir. (r.a)

Âhiret Günü Ne Demektir?

Ahiret gün, bu dünyanın ömrü tükendikten sonra yeniden başlayacak ve sonsuza kadar devam edecek olan zamandır. Bu zamanın başlangıcı, kıyamet dediğimiz dünya hayatının sonudur.

Âhiret Gününde Olacak İşler Nelerdir?

İnsanların yeniden dirilmeleri (haşir), hesap, sual, mizan, sırat köprüsünden geçiş, cennet ve cehenneme giriş, bunların hepsi âhiret günü olacak, insanın başına gelecek işlerdir.

Âhiret Gününe İman Ne Demektir?

Kıyametin kopmasından sonra başlayacak zamana âhiret günü dendiğine göre, âhirete iman; her şey gibi dünyanın da ömrünün biteceğine, sonra bir başka şekle gireceğine, insanların tekrar dirilip kabirlerinden kalkacağına, dünyada yaptıklarından dolayı hesaba çekileceklerine, amel defterlerinin ellerine verileceğine, sırat köprüsünden geçileceğine, iyilerin cennete, kötülerin cehenneme gireceğine inanmak demektir.

Âhiret Gününe İmanın İnsan Hayatı Üzerindeki Tesirleri Nelerdir?

Âhiret gününe ve bu günde olacak hâdiselere inanmanın, iman esasları içinde hususî ve mühim bir yeri vardır. Kur'an-ı Kerim’de İman esasları çok defa "Allah'a ve âhiret gününe İman" olarak özetlenir. Allah'ın kudret ve iradesi ile yaratılan insan, bu dünyada az veya çok yaşadıktan sonra ölecek, bedeni çürüyerek toprak olacaktır. Fakat insanın cevherini, hakikî varlığını ve üstün cihetini teşkil eden ruh, maddî olmadığı için yaşamaya devam edecektir. İnsanı ilk defa yoktan var eden Allah, onun cismini kıyamet günü tekrar yaratacak, ruhunu ona döndürerek tekrar diriltecek, bu dünyada yaptıklarından hesaba çekip ceza ve mükâfatını verecektir. Onun için insanın, dünya hayatına inandığı ve oradaki saadetine çalıştığı gibi, âhiret hayatına da inanması ve oradaki mutluluğu için de çalışması gerekir. Aslında bu dünya bir deneme yeri, bir imtihan salonu ve âhiretin ekin mahallidir. Burada ne ekilirse, orada o biçilecektir. Bu sebeple âhiret hayatı, dünya hayatının gayesidir. İnsan dünyası için çalıştığı gibi, ebedî hayat yeri olan âhireti için, oradaki saadet ve mutluluğu için de çalışmalıdır. Bu ise onun âhirete inanarak Allah'ın emirlerine uyması, yasaklarından kaçması, hayırlı işleri yapması, böylece Allah’ın (c.c) rızasını kazanması, yani, tam bir İslâmi hayat yaşaması ile mümkündür. Bu bakımdan Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur. "Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın hemen ölecekmiş gibi âhiret için çalışınız"

Âhirete imanın önemini bu şekilde belirttikten sonra, insan hayatı üzerindeki tesirlerini de şu şekilde Özetleyebiliriz: Yüce Allah'a (c.c) ve ebediyet ülkesi ahirete İman, insanların ümitlerini yenilemek. Acılarını hafifletmek ve karşılaştığı zorlukları yenmekte en büyük yardımcıdır. Çünkü böyle bir İmana sahip olan bir kimse, bütün musibetlere sabırla karşılık verir, başına gelen felâketler karşısında ümitsizliğe düşmeden, o engelleri aşmaya şevkle ve ümitle çalışır.

Âhirete İman, insanı iki güzel vasfa sahip kılar:

1. Bollukta, verdiği nimetler için Allah'a şükretmek,

2. Darlıkta ise, hâline sabretmek ve Rabbine isyan etmemek.

Allah'a ve âhirete İman, insanı daima iyilik ve hayır işlemeye, şerden ve kötülüklerden kaçınmaya, ahlâk ve fazilet ile duygularıyla dolmaya, Allah'tan korkarak her işinde O'nun koyduğu İlâhî ölçülere uymaya da sevk eder. Böyle bir İman sahibi, hiçbir işinde doğruluktan ayrılmaz. Her şey'i zamanında ve eksiksiz yapar. Nefsine, ailesine, çevresine, vatan ve milletine, hatta insanlığa karşı dürüst hareket eder. Onlara samimî olarak sevgi ve şefkat göstermeyi, faydalı olmayı, hizmet edebilmeyi kendine hayat düsturu bilir. Hak ve adaletten de ayrılmaz, kimseye zulmetmez. Zengin olmak istese, kötü yollara sapmaz, hile yapmaz, kimseyi aldatmaz. Malını daima hayırlı ve faydalı işlere sarf eder. Kendi hakkını bilir, başkalarının da hukukunu gözetir. Fakir ve düşkünlere yardım elini uzatmaktan zevk duyar. Kendisi için sevdiğini mümin kardeşi için de sever. Çünkü o, ceza ve mükâfat günü olan âhirete kesin olarak inanmakta, bu dünyada yapılan işlerin orada hesabının verileceğini bilmekte, her hareketini bu esasa göre ayarlamaktadır. Bu esas, fert ve cemiyetin hayatını düzenleyen, sulh ve huzuru temin eden çok önemli bir faktördür.

Kıyamet Nedir?

Her şey'in bir ölümü olduğu gibi, dünyanın da bir ölümü vardır. Er veya geç, bir gün mutlaka bu dünyanın, yer ve göklerin düzeni bozulacak, yerde ve gökte olanlar hep ölecektir. İşte buna Kıyamet denir. Allah'ın emri ile İsrafil (a.s) Sur’a üfleyince yer ve gök yerinden oynayacak, her şey altüst olacaktır. Kıyametin zelzelesi öyle dehşet ve korku verici olacaktır ki, o gün herkes kendinden geçecek, sersemleyecek, yer yerinden oynayacaktır. Dağlar pamuk gibi atılacak, göktekiler darmadağın olacak, dünyayı ışığı ile aydınlatan güneş kararıp dökülecek, denizler kaynayıp birbirine karışacak, yerlerin altındakiler hep açığa çıkacak, kısacası, yerlerin ve göklerin düzeni tamamıyla bozulup her şey harap olacaktır. Kıyametin kopacağı, bütün dinlerin ve semavî kitapların beyanları ile sabit olduğu gibi, aklen ve ilmen dahi sabittir.

Öldükten Sonra Dirilme Ne Demektir?

Kıyamet koptuktan sonra her şey yok olacak, hiçbir canlı kalmayacak, yalnız Allah baki kalacaktır. Bu yokluk bir müddet devam ettikten sonra, Allah, İsrafil’e Sur’a ikinci defa üflemesini emredecek; Sur’a üfürülmesini takiben de insanların cisim ve bedenlerini yeniden yaratıp ruhları o bedenlere geri gönderecek, böylece ölüleri ihya edip diriltmiş olacaktır. Bütün semavî dinler, bu inanç esasında müttefiktirler.

Cenabı Allah (c.c) Kuran’ı Kerim’de şöyle buyurur:

"Kendi yaratılışını unutup, 'bu çürümüş kemikleri kim diriltecek', diyerek bize misal getirene de ki: 'Onu birinci defa kim yoktan var etti ise, işte yine O diriltecektir." (Yasin, 78–79).

Bu ayet, dirilmenin mümkün, hatta ilk yaratılışa göre daha kolay olduğunu anlatmaktadır. Şu ayetler de aynı manayı te'yid etmektedir:

"Biz ilk yaratışta acz mi gösterdik ki, ikinci yaratışta acze düşelim? Hayır, onlar yeni yaratılıştan şüphe içindedirler." "Bir de şöyle dediler: 'Biz, kemik ve toz yığını olduğumuz vakit mi, gerçekten biz mi, yeni bir yaratılışla diriltileceğiz.' (Ey Resulüm onlara) söyle; 'İster taş, ister demir olsun yahut gönlünüzde büyüyen (dağlar ve gökler gibi kuvvetli) herhangi bir yaratık olsun, muhakkak öldürülecek ve dirileceksiniz'. Onlar şöyle diyeceklerdir: 'O halde, öldükten sonra bizi kim diriltip geri çevirecek?' Sen de ki: 'Sizi ilk defa yaratmış olan kudret sahibi Allah diriltecek. " (İsra, 49–51).

"Onlar: 'Allah ölen kimseyi diriltemez' diye en kuvvetli yeminlerle Allah'a yemin ettiler.  Hayır, bu ölüleri diriltmek Allah üzerine gerçekleşen bir vaadidir.  Fakat insanların çoğu bilmezler." (Nahl–38)

"Yağmur rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen O Allah'tır. Nihayet bu rüzgârlar buhar ile yüklü, ağır, ağır bulutları yüklendiği zaman, bakarsın ki biz, onları ölmüş (kurumuş) memleketlere sevk etmişizdir. Böylece o bulutla, o yere su indiririz de o su ile her çeşit meyveleri çıkarırız. İşte bu ölü araziden bitkileri (nebatatı) çıkardığımız gibi, ölüleri de böyle çıkaracağız (dirilteceğiz). Gerektir ki, düşünür ve ibret alırsınız" (Araf, 57).

Kuran’da haşirden bahseden ayetler, hep şu husus üzerinde dururlar:

"Yoktan var etmeye, koskoca kâinatı yaratmaya ve kuruyan ölü toprağı canlandırıp. Yeşertmeye kadir olan Hak Teâlâ, hiç şüphesiz ölerek toprak olan insan bedenini de yeniden diriltmeye, ruhunu bedenine iade etmeye kadirdir." Görüldüğü gibi, Kuran’da haşirden bahseden ayetlerde esas maksat, haşrin nasıl olacağını izah etmek değil, haşrin mümkün olacağını ispattır. Ayetlerde haşrin nasıl olacağının açık olarak zikredilmemesi, Kelâm ve İlâhiyat âlimleri arasında fikir ayrılıklarına yol açmıştır. Münakaşa, bilhassa haşrin sadece ruhen mi olacağı, yoksa cismani yani ruh ve beden birlikte mi gerçekleşeceği hususu üzerinde toplanmaktadır. Ehl-i Sünnet itikadı, haşrin cismanî olacağı üzerindedir. Haşrin cismanî oluş hikmeti şu şekilde izah edilmiştir: "Cisim dediğimiz madde, kendi âleminde tek düze, değişmeyen bir şekilde bir durumda değildir. Biz, uzayda yer kaplayan ve ağırlığı olan her şey'e madde diyoruz, ama havaya göre su, suya göre de toprak daha sert ve daha katı bir cisimdir. Seyyareler arasını ve bütün uzayı dolduran, eskilerin havadan daha lâtif bir cisim olduğuna inandıkları ve esir dedikleri şey, eğer bir madde ise. (Çünkü esirin bir takım enerji dalgaları olduğu söyleniyor) hava buna göre çok katı bir cisim sayılır. Bütün madde cinsleri arasında çeşitli madenlerden meydana gelmiş olan toprak. Allah'ın Kudret, Hâlikıyet ve Rubûbiyet sırrına hepsinden fazla mazhar olmuştur. Bitkilerin hayatına menşe' olan toprak, Allah'ın en üstün mahlûku olan insan hayatına da sahne olmuştur. Böylece toprak, kendinden daha lâtif olan sair madde cinslerinden daha çok İlâhî lûtfa ermiştir. Yani, maddenin en katısı, en üstün durumdadır. İnsanın manevî hayata yükselmesine yardım eden duyu organları da maddî unsurlardır. Gözünü kaybeden, şekil ve renklerin güzelliğinden, kulağı işitmeyen de ses ve nağmelerdeki ahengin zevkinden mahrum kalacaktır. Güzel kokudan alınan tat, güzel sesten alınan tada göre daha maddî, yemek ve içmekten alınan lezzet de şekil ve renklerden aldığımız hazza göre daha maddî sayılır. Duyu organlarının sağlam ve sıhhatli olması, düşünceye güzel ve işe yarar malzeme hazırlar. Hasta duyular yanlış idraklere, yanlış idrakler de hatalı düşüncelere yol açarlar. Sağlam ve sıhhatli bir düşünce, manevî hayatın temel unsurlarından biridir. Görüldüğü gibi insanın manevî hayata yükselebilmesi, maddî duyulardaki kuvvet ve hassasiyete bağlı kalmaktadır. İnsanın maddî duyulardan ve kuvvetlerden tecrit edilmesi, onun manevî hayatta süratle yükselmesini temin edecek yerde, manevî hayata geçişi tamamen imkânsız kılmaktadır. İnsan vücudu, ruhu Allah'a götürecek bir enerji deposudur ve maddîdir. Bu sebeple de, maddenin ruha zıt ve düşman bir şey olmayıp, ona zemin hazırlayıp destekleyen ve tamamlayan bir vasat olduğunu söyleyebiliriz. åhiret hayatının cismen de mümkün olduğunu gösteren canlı misaller vardır. Bu dünya hayatı, ruh ile cismin müşterek bir hayatı değil midir?"

İnsan Ölünce Vücudunun Çürüyüp Toprak Olduğunu Biliyoruz. O Hâlde Cismanî Haşir Nasıl Gerçekleşecektir?

Bu hususta Peygamber Efendimiz (sav) şu açıklamayı yapmışlardır: "Bütün Âdemoğullarını toprak yiyecektir. Ancak insanın "Acbüzzeneb" denilen uzvu bundan. Müstesnadır. İnsanoğlu ondan yaratılmıştır, yine ondan terkip olunarak vücuda gelecektir." Hâdisin ifadesine göre, her insanda Acbüzzeneb denen çürüyüp kaybolmayan temel bir parçacık vardır. O parçacık, tıpkı çekirdek ve tohum gibidir. Ağaç nasıl çekirdek üzerine inşa ediliyorsa,  İnsan vücudu da Acbüzzeneb tohumu üzerine inşa edilecektir. Bu ilk yaratılışta böyle olduğu gibi, diriltilişte de böyle olacaktır. Acbüzzeneb üzerine terekküp eden insan bedenine ruh iade edilecek, böylece o insan, ruh ve cesediyle birlikte diriltilmiş, yeniden yaratılmış olacaktır. Bu hususu, Bediüzzaman şu şekilde ifade etmiştir: "Nebatatın tohumları gibi Acbüzzeneb denilen bir kısım zerreler, insanın tohumu hükmünde olup, haşirde o zerreler üzerine beden-i insanî, neşvü nema ile teşekkül eder."

(Acbüzzeneb: Kuyruk sokumu kemiğinin uç kısmı.)

Mahşer Nedir?

Mahşer, dirilen insanların kabirlerinden kalkıp toplanacakları yerdir. İnsanlar bu meydanda sual ve cevaba çekilecek, amel defterleri kendilerine verilecek, amelleri. Mizana konulup tartıldıktan sonra Sırat denilen ince bir köprüden geçilecek, neticede ya Cennete veya Cehenneme girilecektir.

Hesap Nedir?

İnsanların dirildikten sonra, dünyada yaptıklarının hesabını Allah'a vermeleri, bu hususta sorgu ve suale çekilmeleri demektir. Her insan iyi olsun, kötü olsun dünyada yaptığı her şey'i ikrar ve itiraf edecektir. El, ayak, göz, kulak gibi bütün organlar "ben şunu yaptım, ben bunu yaptım" diyecek; yapılan her iş ortaya dökülecektir. İşte o zaman herkes kendi derdine düşecek, kimsenin kimseyi düşünecek hâl kalmayacaktır.

Defter-i A'mâl Nedir?

Her insanın dünyada yaptığı iyi veya kötü işlerin yazıldığı defterdir. İnsanda Kirâmen Kâtibin adı verilen iki melek bu işle görevlidir. Mahşer günü hesaba çekilirken meleklerin yazdıkları bu defterler, insanın eline verilecektir. "Al, kitabını oku" denecektir. Eğer defterde kötü ameller çoksa, defter, sahibinin sol eline; eğer iyi ameller çoksa, sağ eline verilecektir.  Defteri kendisine soldan verilen büyük bir feryat ve figan koparıp dehşetli bir pişmanlık.     İçine düşerken, sağ eline alanlar da, büyük bir sevinç ve mutluluk duyacaktır.

Mizan Nedir?

Mahşerde herkesin amellerini tartmaya mahsus bir adalet ölçüsüdür. Bununla amellerin iyilik ve kötülük miktarı ölçülür. Cenâb-ı Hak Mizan'da amelleri tarttığı zaman iyiliklerin kötülüklere, sevapların günahlara galibiyeti veya mağlûbiyetine göre hüküm verecektir. Hem kötülük ve günahların sebepleri çok, yapılmaları kolay olduğu için, bazen Allah’ın razı olduğu iyi bir amelinden dolayı, çok kötülük ve günahlarını affedecektir.

Bu hususta Peygamber Efendimizden (sav) pek çok hâdis-i şerif rivayet edilmiştir. Bunlardan biri de şudur: "Birisi Mekke yolunda giderken ansızın susuzluğu artar. Hemen yol üstünde rastladığı bir kuyuya iner, suyundan kana, kana içerek tekrar yukarı çıkar. Kuyu başında bir köpek ile karşılaşır. Hayvan susuzluktan dilini çıkarıp solumakta, toprağın Rutubetli kısımlarını yalamaktadır.  Bu yolcu kendi kendine, 'Bana erişen susuzluk gibi, bu hayvana da susuzluk arız olmuş;  Su bulamazsa ölecek zavallı,' diye düşünür ve hayvana acır. Kuyuya tekrar iner, ayakkabısının içine su doldurur. İçi su dolu ayakkabıyı ağzıyla tutarak kuyudan dışarı çıkarır. Suyu böylece köpeğe içirir.  İşte onun bu iyi hareketinden dolayı, Allah o kulundan razı olmuş, onu meleklerine karşı methetmiş ve bütün günahlarını bağışlayarak Cennetine koymuştur." H.Ş. Bazı rivayetlerde, köpeğe su veren kimsenin, "fahişe" bir kadın olduğu da kayıtlıdır.

Müminler, birbirleriyle olan münasebet ve muamelelerinde, Allah'ın Mizan-ı Ekber'deki bu adalet düsturuna uygun hareket etmelidir. Eğer bir adamın iyilikleri fenalıklarına fazla gelse, o adamın sevgi ve hürmete lâyık olduğu unutulmamalıdır. Çünkü Allah katında zerre kadar iyilik veya zerre kadar şer bile mizanda değerlendirilecektir.

Sırat Nedir?

Cehennem üzerine kurulmuş, üzerinden geçilmesi pek zor bulunan bir köprüdür. Bu köprüden, herkes işlediği iyi amellerin çokluğuna ve imanının kuvvet ve nuruna göre geçer. Kâfirler ve kötü amel sahibi müminler, bu köprüyü geçemeyip Cehennem'in içine düşeceklerdir. Kâfirler orada ebedî olarak kalırken, günahkâr müminler ise, cezalarını çekip tekrar Cennet'e. Gireceklerdir.

Peygamber Efendimiz (sav) bu hususu şu şekilde ifade buyurmuşlardır:

"Sırat köprüsünü geçmek, herkesin iman nuruna bağlıdır. Kimi göz açıp yumuncaya kadar, kimisi şimşek, kimisi bulut, kimisi yıldız akması, kimisi koşu meydanında koşan at gibi sırat köprüsünü geçerler." H.Ş.

Cennet Nedir?

Hatır ve hayale gelmeyen maddî ve manevî nimetlerle dolu olan ve halen mevcut bulunan, sekiz tabakaya ayrılmış ebedî bir mükâfat yeridir. Müminler Cennette pek çok nimetlere kavuşacaklardır. Bu nimetlerin en büyüğü Cenâb-ı Hakk'ı görmek ve cemalini seyretmek nimeti olacaktır. Bu nimetin Cennetteki diğer bütün nimetlerden daha tatlı, kıymetli ve zevkli olduğu rivayetlerde geçmektedir.

Cehennem Nedir?

Bütünüyle kâfirler için yaratılmış, muvakkaten günahkâr müminlerin de içine gireceği. Yedi tabakaya ayrılmış sonsuz azap yeridir. "Her dinde mükâfat ve ceza fikri vardır.” Cennet ve Cehennem hakikati, bu fikrin açık bir ifadesidir. Zira din, insanlar içindir. Mükâfat ve ceza ise, insanın hamurunda var olan birer histir. İnsan gönlünden, bu hisleri kazıyıp atmak mümkün değildir. Allah (c.c) insanı, hazzı sever ve elemden kaçar şekilde yaratmıştır. Mükâfat insandaki hazzı arama meylinin, ceza da elemden kaçma yaratılışının cevabıdır. Kaldı ki Din büyükleri dinî vazifelerini yerine getirirken asla mükâfat ve ceza kaygısı içinde değildirler. Din büyükleri için, iyilik ve adalet, Allah'ın emridir. Bunu yerine getirmek ise, sırf kulun Halikına kulluk vazifesidir. Zulüm ve kötülük de, Allah'ın yasak ettiği hareketlerdir. Bunlardan kaçınmak da yine kulluk vazifesidir. Din büyükleri; Zâhid ve muttakidir, ibadetlerini sırf Allah için yapar. Kıldığı Namazın, tuttuğu orucun, verdiği sadakanın mükâfatını beklemez ve bunu aklına bile getirmez. Fakat bu Zühd ve Takva derecesi herkesten beklenemez. Dindarların kalabalık kitlesini teşkil eden halk tabakaları için, mükâfat ve ceza fikri gereklidir. Çünkü bu fikir, yaratılışta mevcut derin bir his hâlinde insanın hamurunda vardır. İnsan, karakteri ve tabiatı itibariyle mükâfata meyleder ve cezadan kaçar. Dindeki Cennet ve Cehennem akidesi insanoğlunun bu fıtrî yapısına cevap verir."

(Zühd: Din için dünyadan el etek çekme.) (Takva: Günahlardan sakınma.)

İmtihan ve tecrübe zamanları bittikten sonra, kötü insanlar:

Cenabı Allah (c.c) Kuran’ı Kerim’de şöyle buyurur:

"Ey mücrimler! (günahkârlar) Bir tarafa çekiliniz." (Yasin–59)

Diye olan tüy ürpertici, şiddetli Emr-i İlâhîye maruz kalacakları gibi; İyi insanlar da

"Daimî kalmak üzere Cennete giriniz" (Zümer, 73)

Diye olan Cenâb-ı Hakkın şefkatli, lütufkârane emirlerine mazhar olacaklardır.

Havz-ı Kevser Nedir?

Mahşer günü Allah’u Teâlâ’nın Peygamberimize ihsan buyurduğu gayet büyük bir havuzdur. (Allah’u Ekber) Suyu pek tatlı, berrak, ferahlatıcıdır. Salih müminler bu sudan içecek, mahşerin dehşetinden meydana gelen hararetlerini bununla gidereceklerdir. (İnşâallah).