Hızırbey

Hızırbey Haber Portalı

16:12, 04 Ağustos 2020 Salı
İMAN KONUSU  BÖLÜM: (2/7)
İMAN KONUSU

İMAN KONUSU BÖLÜM: (2/7)

Hazret (ks) Ehl-i Sünnet Ve'l Cemaat Olan Selef-i Salihin’in Bazı Ahlaki Esaslarını nakletti:


Hazret (ks) Ehl-i Sünnet Ve'l Cemaat Olan Selef-i Salihin’in Bazı Ahlaki Esaslarını nakletti:

SELEF: Önce gelenler. Eshâb-ı kiram, Tabiîn (Eshâb-ı kirâm’ı gören büyükler) ve Tebe-i tâbiîn’e (Tabiîni gören büyüklere) verilen isim.

Selef-i Sâlihîn: Hicrî ilk asrın Müslümanları. Eshâb-ı kirâm, Tâbiîn ve Tebe-i tâbiînin büyükleri.

İmam-ı Rabbanî (ks) bu konuda şöyle buyurmuşlar:

Zamanımız tarikat çileri, camilerde mevlid cemiyetleri, ilâhîler, mersiyeler okutuyorlar. Tekkelerde çalgı, tanbur dinliyorlar. Bunlar gibi nice bidatleri, dinde olmayıp, sonradan dine sokulan şeyleri

tarikatın icabı olarak yapıyorlar, dünyaya düşkün olanlarla, fâsıklarla (açıktan günah işleyenlerle) birlikte bulunuyorlar. Hatta Cuma namazına ehemmiyet vermiyorlar. Selef-i Salihin’in zamanlarında böyle şeyler hiç yoktu. Bunların hiçbiri İslâmiyet'te yoktu.

Selef-i Salihin’in halefleri (sonra gelenleri) olan Ehl-i sünnet âlimleri zamanımıza kadar, hatta bugün bile yazdıkları kitaplarında Selef-i Salihin’in mezhebi olan Ehl-i sünnet itikadı (iman). Bilgilerini savunmuşlardır.

Eshâb-ı kirâm’dan sonra insanların en üstünleri, Eshâb-ı kirâm’ı gören ve onların sohbetinde yetişen Müslümanlardır. Bunlara Tabiîn denir. Bunlar bütün bilgilerini Eshâb-ı kirâm’dan almışlardır. Tâbiîn’den sonra insanların en üstünleri Tabiîni gören ve onların sohbetinde yetişen Müslümanlardır. Bunlara Tebe-i tabiîn denir. Selef-i sâlihîn’den sonra gelen din adamlarının arasında sözleri, işleri Rasulullah’ın ve Selef-i Salihin’in bildirdiklerine uygun olup, itikâdda (imanla ilgili bilgilerde) ve amelde bunların yolundan hiç ayrılmayan zeki, akıllı ve İslâmiyet'in hudutlarını aşmayan bir kimse, başkalarının kötülemesinden korkmaz.

Selef-i Sâlihîn İlim ve amelde ihlâslıdırlar. Bu işlerine Riyanın girmesinden korkarlar.

Cenabı Allah (c.c) Kuran’ı Kerim’de;

«Uyanık olun halis olan din yalnız Allah'ındır» diye buyurmuştur. (Zümer:3)

Yüce Allah'ın haram kıldığı hususlara gereken saygıyı gösterirler haram kıldıkları şeyler, çiğnendiği vakit rahatsız olurlar. Allah'ın din ve şeriatın zaferi için gayret gösterirler. Müslümanların saygı duyulması gereken haklarını çokça tazim eder, onlar için hayrı çokça isterler.

Allah’u Teâlâ Kuran’ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“Her kim Allah'ın hükümlerine saygı gösterirse, şüphesiz bu, kalplerin takvasındandır.” (Hac: 32)

Hayır, işlerken içleri ile dışları arasında hiçbir fark olmayacak şekilde münafıklığı terk etmeye, yaptıkları amelleri gözlerinde küçük görmeye, ahiret amellerini her zaman için dünya işlerinden önde tutmaya gayret ederler. Kalpleri incedir, yüce Allah'ın haklarına karşı kusurlu olduklarından ötürü Allah onlara merhamet eder ümidiyle çokça ağlar, bir cenaze gördüklerinde yahut ölümü ve ölüm sekerâtını son nefesin kötü bir halde verilmesini hatırladıklarında ise çokça ibret alır, ağlar, kalpleri adeta yerinden oynarcasına ölüm işine gereken önemi verirler.

Herhangi birileri Yüce Allah'a yakınlık derecesinde ne kadar ileri mertebeye gitmişse, alçak gönüllülüğü o derece fazla olur.

Gece gündüz çokça tövbe ederler, mağfiret dilerler. Çünkü onlar itaat hallerinde dahi günahtan kurtulmadıklarını görürler. Bundan dolayı itaatlerindeki huşularının azlığından Yüce Allahın gözetimi altında olduklarını layıkıyla düşünmediklerinden ötürü mağfiret dilerler, herhangi bir amelleri dolayısı ile kendilerini beğenmeye kalkmazlar. Meşhur olmaktan hoşlanmazlar, aksine günahları bir tarafa, itaat hallerinde bile eksiklik ve kusurlarının bulunduğunu görüşündedirler.

Takva hususunda işi çok sıkı tutarlar, onlardan herhangi bir kimse takva sahibi olduğunu iddia etmez, Sonları kötü olur korkusuyla Allah'tan çokça korkarlar Allah'ı anmaktan gafil olmazlar. Dünya onlara göre değersizdir dünyayı şiddetle ret ederler. Allayıp pullamaksızın ihtiyacı karşılayacak kadar müstesna evler yapmaya pek önem vermezler.

Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmaktadır:

«Allah’a yemin ederim, ahirete göre dünya ancak sizden herhangi bir kimsenin parmağını ne alır diye bakmak üzere denize daldırıp, çıkarması gibidir.» H.Ş.

Dine yahut dindarlara zararı dokunan hataları kabul etmezler, aksine bu gibi hataları reddederler ve böyle bir söz söyleyen kimse içinde mazur görülebileceği bir sebep bulmaya çalışırlar. Müslüman kardeşlerinin hatalarını çokça örtmeye çalışırlar. Kendi nefisleri adına münakaşaya girmemeye çokça gayret ederler.  Herhangi bir kimsenin bir hatasının ortaya çıkmasını sevmezler. İnsanların ayıpları ile uğraşmaktansa kendi kusurları ile meşgul olurlar. Başkalarının kusurlarını örtmeye de, sırlarını gizlemeye de gayret ederler.

Bir kimse hakkında duyduklarını ona ulaştırmazlar. İnsanlara düşmanlığı terk ederler ve onları idare etmeye, herhangi bir kimseye kötülükle karşılık vermemeye dikkat ederler. O bakımdan onlar kimseye şahsi düşmanlık beslemezler.

Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmaktadır:

«Cennete başkasının lafını alıp götüren hiçbir kimse giremez.»

Meclislerinde gıybetin kapısını kapatırlar, meclislerini bir günah meclisine dönüşmemesi için gıybet etmekten dillerini alıkoyarlar.

Allah’u Teâlâ Kuran’ı Kerim’de şöyle buyurur:

«Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın. Sizden biriniz ölü kardeşinin (etini) yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz değil mi.» (Hucurat: 12)

Çokça hayâ, edep sevgi, ağırbaşlılık, vakar sahibidirler. Az konuşur, az güler, çokça susar ve hikmetle konuşurlar. Böylelikle bir şeyler öğrenmek isteyenin işini kolaylaştırırlar. Dünyalık sebebiyle sevinmezler bu ise akıllarının kemalinden ötürüdür.

Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmaktadır:

«Allah'a ve ahiret gününe iman eden bir kimse ya hayır söylesin yahut sussun.»

Yine bir başka hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur: «Susan kimse kurtulur.»

Dövmek, malları almak, şeref ve haysiyetlerine dokunmak yahut buna benzer bir yolla kendilerine eziyette bulunan herkesi çokça affedip bağışlarlar.

Nitekim Allah’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

«Öfkesini yutanlar ve insanları affedenlerdir onlar. Allah iyilik edenleri sever.» (Al-i İmran: 134)

İblise karşı savaşta gaflete düşmezler. Onun hile ve tuzaklarını, avlanma usullerini bilmeye çokça gayret eder, abdest, namaz ve diğer ibadetlerde kendilerini vesveseye kaptırmazlar. Çünkü bütün bunlar şeytandandır.

İhtiyaçlarından arta kalan mallarında gece gündüz gizli, açık, çokça sadaka verirler arkadaşlarının durumlarını çokça sorup araştırırlar. Buna sebep ise onların gerek duyacakları, yiyecek, giyecek, mal gibi hususlarda onları gözetmektir. Buldukları takdirde, helâlde de israfa gitmezler.

Cimriliği yerdikleri gibi çokça cömerttirler, mallarını fedakârca harcar. Yolculukları halinde de ikamet ettikleri zamanda da kardeşlerini gözetirler Böylelikle maksat olan dinin zaferi hususunda yardımlaşma ve dayanışma gerçekleşir. Kardeşlere iyilikte, bulunmayı, birbirlerini sevindirmeyi çokça arzu ederler ve bu hususta kardeşlerini kendilerine tercih ederler.

Misafire ikramda bulunur ve bizzat kendileri ona hizmet ederler, bununla birlikte kendilerinde kalması, ona yemek yedirmek ve ona hizmet etmekle, ona gereken mükâfatta bulundukları kanaatine sahip olmazlar, misafirlere Hüsn-ü zan beslerler. Kazancı haram olan kimse yahut ta fakirleri dışarıda tutup, sadece zenginleri davet eden ya da ziyafet mahallinde günah işlenen yerler dışında kardeşlerinin davetlerine icabet ederler.

Hazret (ks) konuyla ilgili İbrahim Edhem (ks) Hazretlerinin bir Menkıbesini anlattı:

İbrahim Edhem (ks) Hazretlerine bir nasihat etmesi rica edildi. Bunun üzerine İbrahim Edhem (ks) Hazretleri şöyle söyledi.

Bağlı olanı aç, açıkta olanı kapat.

Yani kesenin ağzını aç, cömert ol, fakirlere, ihtiyaç sahiplerine yardımcı ol. Ağzını kapat, dilini tut. başkalarının ayıplarını araştırma, gıybet etme, Kötü söz söyleme. Cenabı Allah kullarını daha çok utanması için tanıdıklarının ve sevdiklerinin yanında hesaba. Çekecektir. Bunları düşün!

İlmi amel için öğren. İlimleri dağlar gibi büyüdükçe, amelleri zerreler gibi azalanlardan olma.

Yunus Emre’nin (ks) söylediği gibi;

“İlim, ilim bilmektir.

İlim kendini bilmektir.

Sen. Kendini bilmezsen.

Bu nice okumaktır.”

İnsan ne olduğunu, yaradılış gayesini, dünyaya geliş nedenini bilip, bu doğrultuda bilgi edinmeli ve öğrendiklerini hayatında uygulamalıdır. Bu uygulamanın neticesinde örnek insan haline gelmelidir. Büyükleri, küçükleri, yakınları, tanımadıkları insanlarla ve ayrıca âlimler ve cahillerle bile en güzel edep ile geçinirler. İnsanların arasını düzeltmeye çalışırlar, çünkü bu hayır kapılarının en güzeli, iyiliğin zirvesidir. İnsanların aralarının düzeltilmesi ile Müslümanlar arasında düşmanlığı körüklemek, kini harekete geçirmek ve ilişkilerini bozmak şeklindeki şeytanın plan ve amaçlarını bozarlar. Kıskançlığı kabul etmezler. Çünkü kıskançlık düşmanlık ve kin doğurur, imanı zayıflatır. Dünyayı ve dünyada bulunan şeyleri şeriat dâhilinde sevdirirler.

Anne - Babaya iyilikte bulunmayı, onlara karşı güzel davranmayı emrederler.

Çünkü Allah’u Teâlâ Kuran’ı Kerimde şöyle buyurmaktadır:

«Biz insana anasına babasına iyi davranmayı tavsiye (emir) ettik.» (Ankebut: 8)

Güzel komşuluk ilişkilerini, Allah'ın kullarına karşı yumuşak davranmayı akrabalık bağını gözetmeyi, selâmı yaygınlaştırmayı fakir yoksul yetim ve yolculara merhametli olmayı emrederler. Övülüp böbürlenmeyi kendisini beğenmeyi haksızlık yapmayı haksız yere insanlara karşı çıkmayı yasaklarlar. Her hususta adaletten ayrılmamayı emrederler. Şeriatın teşvik ettiği faziletli hiçbir işi küçümsemezler.

Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:

«Kardeşini güleç bir yüzle karşılamak dahi olsa, iyilik namına hiç bir şeyi küçümseme» H.Ş.

Kötü zan beslemeyi, gizlilikleri araştırmayı (tecessüs) Müslümanların kusurlarının peşine takılmayı yasaklarlar. Çünkü böyle bir tutum toplumsal ilişkileri bozar, kardeşlerin arasını ayırır, fesadı eker. Kendi nefisleri için kızmazlar, çünkü onlar gazabın ne kadar kötü olduğunu iyi bilirler.

Allah (c.c) Kuran’ı Kerimde şöyle buyurmaktadır:

«Öfkelerini yutanlar ve insanları affedenlerdir.  Allah iyilik edenleri sever.» (Al-i İmran: 134)

Hazret (ks) Ehlisünnet İmam’larının söz ve tavsiyelerini bizlere nakletti:

Muaz b Cebel (r.a): Ey insanlar ilim kaldırılmadan önce ilim öğrenmeye bakınız. Şunu biliniz ki ilmin kaldırılması ilim ehli olan kimselerin gitmesidir. Bidatlerden, Bidat ortaya koymaktan, sakınınız.

Huzeyfe b. El -Yeman (r.a): Rasulullah’ın (sav) ashabının ibadet diye yapmadığı hiçbir şeyi sizde ibadet diye yapmayınız. Çünkü önce gelen, sonra gelene söyleyecek söz bırakmamıştır. Ey âlimler topluluğu, Allah'tan korkunuz sizden öncekilerin izlediği yolu tutunuz.

Abis b Rabia (r.a): Ben Hz. Ömer (r.a) Hacer-ül-esved’i öperken ve şunları söylerken gördüm. “Ben senin fayda vermeyen, zararı da olmayan bir taş olduğunu çok iyi biliyorum. Eğer Rasulullah (sav): Seni öperken görmemiş olmasaydım bende seni öpmezdim"

HACER-ÜL-ESVED: Kâbe-i Muazzama’nın doğu köşesinde bir buçuk metre kadar yükseklikte bulunan ve Cennet yakut’larından olan parlak, siyah taş. İbrahim Aleyhisselâm ile oğlu İsmail Aleyhisselâm’ın birlikte Kâbe'yi inşa ettikleri sırada, melekler taş getirerek İsmail Aleyhisselâm’a yardım ettiler. Sıra Hacer-ül-esvede gelince. İbrahim Aleyhisselâm; "Ey İsmail! İyi bir taş getir ki, hacılara işaret olsun" buyurdu. İsmail Aleyhisselâm bir taş getirdi. İbrahim Aleyhisselâm; "Bundan daha iyi bir taş getir" buyurunca; Ebû Kubeys dağından; "Cebrail Aleyhisselâm, tufanda bana bir taş emanet etti. Gel onu al!" diye bir ses işitti. Bunun üzerine Hacer-ül-esved taşı Ebû Kubeys dağından alınıp, Kâbe'deki yerine yerleştirildi. Hazret-i Ömer, Hacer-ül-esved taşına, karşı; "Sen bir şey yapamazsın, fakat Rasulullah’a uyarak seni öpüyorum" dedi. Hazret-i Ali bunu işitince, Rasulullah’ın "Hacer-ül-esved, kıyamet günü insanlara şefaat eder" buyurduğunu söyledi. Hazret-i Ömer de hazret-i Ali'nin bu sözüne teşekkür etti. Tavafa (Kâbe'nin etrafında dönmeye) Hacer-ül-esved’den başlamak ve burada bitirmek sünnettir.

İmam Evzai (r.a): İnsanlar seni reddetseler dahi sen Selefi Salihin’in izinden gitmeye bak. Sözleriyle sana süslü gösterseler dahi, insanların görüşlerinden uzak dur. Çünkü böyle yapacak olursan sen dosdoğru yol üzerinde olduğun halde mesele senin için açıklık kazanır.

Hassan b. Attiye (r.a): Bir topluluk dinleri hakkında bir Bidat ortaya koydular mımutlaka onun benzeri olan bir husus sünnet’leri arasından çekilip alınır.

Süfyan es-sevri (r.a): İblis, Bidat’i masiyet’ten (günahtan) daha çok sever çünkü günahtan tövbe edilir, Bidat’ten ise tövbe edilmez.

İmam şafii (r.a)Sünnete muhalif olarak hakkında söz söylediğim ne kadar mesele varsa ben ondan hayatımda olsun, ölümümden sonra olsun dönüyorum vazgeçiyorum.

İmam Malik b. Enes (r.a): Sünnet Nuh’un gemisidir ona binen kurtulur, ondan geri kalan suda boğulur.

İmam Malik  şöyle buyurmuştur: "Her kim İslam da güzel görerek bir Bidat  ortaya çıkartırsa.  Hz.Muhammed Efendimiz (sav) risaleti’ni eda etmekte hainlik ettiğini iddia etmiş olur. Çünkü yüce Allah (c.c) “Bu gün sizin için dininizi tamamladım" diye buyurmaktadır.  O bakımdan o gün din olmayan hiçbir şey bu günde din olamaz.

El Fudayl bin İyad (r.a): Hidayet yollarına uy. O yolu izleyenlerin azlığı sana zararı yok, sapıklık üzere olanların çokluğuna da aldanma çünkü onlar Helâk olanlardandır.

Abdullah b. Ömer (r.a): Ashabı kiram arasında Bidat’e en çok tepki gösteren sünnete en çok tabi olan bir kimse idi. Bir adamın aksırıp Elhamdülillah es salatü ve’s selamu âleyke ya, Rasulullah dediğini duymuş.

İbni Ömer ona şöyle demiş Rasulullah (sav) Efendimiz bize böyle öğretmedi O sizden biriniz. Aksırdı mı "Elhamdülillah" desin diye buyurdu. Rasulullah’a salât ve selam getirsin demedi.

Süfyan Es Sevri (r.a): Doğuda olan bir adamın sünnete bağlı olduğuna dair sana bir haber ulaşırsa sende ona selâm gönder. Çünkü sünnet ehli kimseler azalmıştır.

El Fudayl b. lyad (r.a): Şüphesiz Allah'ın (c.c) kendileri vasıtası ile ülkelere hayat verdiği kulları vardır. Bunlar sünnet ashabı kimselerdir.

Bunlar ehl-i sünnet ve'l cemaatin Selefi Salihin’in önderlerinden olan bazılarının söylediği sözlerdir. İnsanlar arasında ümmetlerinin iyiliğini en çok isteyen ümmetlerine en çok iyilikleri dokunan, onların ne ile düzeleceklerini, nerede hidayet bulacaklarını en iyi bilenler onlardır. İşe onlar yüce Allah'ın (c.c) kitabı ile Resulünün sünnetine sımsıkı sarılmayı tavsiye etmekte, Bidat’lerden sakındırmakta Rasulullah’ın (sav) onlara haber verdiği şekilde kurtuluş yolunu bildirmektedir

Bu yol Rasulullah Efendimizin (sav) sünnetine sımsıkı yapışmaktır ve sünnete tam Mutabaat lâzımdır. Vesselâm.

İMAN

Hazret (ks) bu sohbetin de İman hakkında önemli bilgiler verdi:

İman Nedir?

İman’ın, lügat manası, bir şey'e tereddütsüz inanmak ve kesin olarak, içten ve yürekten bağlanmak demektir.

Dinî manası ise, Allah'ın (c.c) varlığına, birliğine, tereddütsüz inanmak ve Hz. Muhammed'in (sav) peygamber olduğunu ve bize bildirdiği şeylerin hepsinin hak ve doğru bulunduğunu, hiçbir şüphe duymadan kabul ve tasdik etmektir.

İman Kaç Kısma Ayrılır?

İman iki kısma ayrılır
1. İcmali iman,
2. Tafsili iman.

1- İcmali İman Ne Demektir?

Peygamber Efendimizin (sav) Allah'tan (c.c) alıp haber verdiği şeylerin hepsine birden, topluca inanmak demektir.

Bir kimse, manasını bilerek ve kabûl ederek:

"Lâ ilâhe illâllah Muhammed’ün Rasulûllah" dese icmalî olarak İman etmiş olur.

Bu cümleye Kelime-i Tevhid denir. Manası şudur:

Lâ ilâhe illâllah: Allah’tan başka hiçbir ilâh ve Hakikî Ma'bud yoktur. 
Muhammed’ün Rasulûllah: Muhammed (sav), Allah'ın Resulü ve Peygamberidir.

2-Tafsili İman Neye Denir?

Peygamberimizin Allah'tan haber verdiği şeylerin her birini delilleriyle bilip inanmaktır. Diğer bir ifadeyle, dini bütün tafsilât ve teferruatıyla öğrenip tasdik etmek demektir.

Dinîn İnsanlar için zorunlu olmasının sebebi nedir. ?

Dinin esasları, Âmentü'de yer alan 6 İman esası ile dinin namaz, oruç, hac, zekât gibi farz kıldığı ibâdetler ve adam öldürmek, içki içmek, zinâ yapmak gibi haram saydığı fiillerdir. 
Bunları, her Müslüman’ın teferruatı ile bilmesi ve inanması şarttır.

Amentü Nedir, Amentü’de Yer Alan İman Esasları Nelerdir?

Amentü, her Müslüman’ın inanması, kabul edip tasdik etmesi farz olan iman esaslarından ibarettir.

Âmentü'de yer alan İman esasları 6'dır ve şunlardır:

1. Allah'a inanmak,

2. Meleklerine inanmak.

3. Kitaplarına inanmak.

4. Peygamberlerine inanmak.

5. Âhiret gününe, öldükten sonra dirilmeye inanmak.

6. Kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmak. 

Amentü’nün ifadesi şöyledir:

Âmentü billâhi ve melâiketihî ve kütübihî ve rusülihî vel-yevmil-âhiri ve bil-kaderi hayrihî ve şerrihî minallahi teâlâ vel-ba'sü ba'del-mevt hakkun eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh.

Manası ise şöyledir:

Âmentü billâhi: Ben Allah'ın varlığına, birliğine, eşi ve benzeri olmadığına, bütün yüceliklere sahip Ve her türlü noksanlıktan uzak, olduğuna inanmak (Hiçbir şeye muhtaç olmayan)

Ve melâiketihî: Allah'ın meleklerine de inandım.

Ve kütübihî: Allah'ın Kitaplarına da inandım.

Ve rusülihî: Allah'ın Peygamberlerine de inandım.

Ve'l-yevmil-âhiri: Âhiret gününe de inandım.

Ve bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihî minallahi teâlâ: Kadere de, bize iyilik ve kötülük, hayır ve şer olarak görünen her şey'in Allah'ın ilmi, kanunu ve yaratmasıyla olduğuna da inandım.

Ve'l-ba'sü ba'de'l-mevti: Öldükten sonra dirilmeye (ve dirileceğime) de bütün kalbimle inandım. Hepsi hak ve gerçektir.

Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve Eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlühû: Ben şehâdet ederim ki, Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur ve yine şehadet ederim ki, Hz. Muhammed, Allah'ın kulu ve peygamberidir.

Bu son cümleye Kelime-i Şehadet, yani, şehadet cümlesi denir.

İman Nasıl Bir Şeydir?

İman, kalbi ve vicdanı ilgilendiren bir haldir. İman esaslarına Kalb’den inanıp bağlanan bir kimse, mümin, yani, imanlı sayılır. İmanda asıl olan, kalbin tasdikidir.

İmanı Dil İle Söylemek de Lâzım mıdır?

Dil ile söylemek imanın şartı değildir. İnsan dil ile imanını itiraf etmese bile, kalben inandıktan sonra mümin sayılır. Ancak imanını dili ile söylemeyen bir kimsenin kalbindeki imanını biz nasıl bileceğiz? Bu sebeple, dil ile söylemek, kişinin imanı hakkında hüküm verebilmek ve öldüğünde kendisine Müslüman muamelesi yapabilmek için gereklidir. Bunun içindir ki imanın esası, "Kalb ile tasdik, dil ile ikrardır" denilmiştir. Burada imanını dili ile söylemek aslî rükün değil, kişinin imanı hakkında hüküm verebilmek için gereken şarttır.Cemaatle namaz kılmak, dinî bir vecibeyi yerine getirmek de, imanını dil ile ikrar gibidir, hatta ondan daha kuvvetli bir alâmettir.

Bu konuda Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuşlardır:
"Sık, sık camiye gittiğini gördüğünüz kimsenin imanına şehadet ediniz. H.Ş.

Kuran-ı Kerim’de Allah’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Allah'ın mescitlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe iman edip namaz kılan ve zekât veren kimseler imar eder.” (Tevbe- 18)

Dil ile ikrar, imanın temel şartı olmadığı için, bir zorlama durumunda veya buna benzer bir mazeret karşısında kalben değil, sadece dil ile inancını inkâr etmek, imana aykırı söz söylemek dinen caiz olur. Böyle bir duruma mecbur kalan kimse imandan çıkmaz, kalben tasdikini koruduğu için de Müslüman sayılır.

Nitekim Asr-ı Saadette Ashabdan Ammâr bin Yâsir, maruz kaldığı ağır baskı ve işkencelere tahammül edemeyerek imanını diliyle inkâr etmiş, böylece uğratıldığı işkencelerden kurtulmuştur.

Rasulûllah Efendimiz (sav) onun bu hareketini tasvip etmiş; Kalp iman ile dolu iken, zor karşısında inkârın, bu imana zarar vermeyeceğini belirtmiştir.

Amel ve İbadetin, İman ile Alâkası Nedir?

Amel, insanın inandığı şeyleri yaşaması, dinîn emrettiklerini yerine getirmesi, yasakladığı şeylerden de kaçınması demektir. Amelin iman ile yakından alâkası vardır. İnsan önce bir şey'i benimser, doğruluğuna inanır, sonra da o inandığı şey'i yaparak yaşar. Bununla beraber amel, imanın bir parçası değildir. Yani, insan dinin emirlerini yerine getirmese ve ibadetini yapmasa dahi, imandan çıkmış olmaz, inancını inkâr etmiş sayılmaz. Sadece günahkâr olmuş olur.

Ne var ki, amel ve ibadet, kalpteki imanı kuvvetlendirir, tesirini artırır, insanı kemale ve olgunluğa ulaştırır. İnsanın inancının gereğini yapmaması ise, imanın insan davranışları üzerindeki olumlu tesirinin zamanla kaybolup zayıflamasına yol açar. İnsan davranışları üzerinde imanın tesirleri zayıfladıkça kötü duygular, kötü huylar, zararlı arzular, günahlar, insanın his dünyasını kaplar. Bazen bu hâl, onu küfre, yani, imanını kaybetmeye bile götürür.

Çünkü işlenen her bir kötülük ve günah, dinin emirlerine zıt her bir amel ve hareket, kalbe işleyip iman nurunu lekeler ve siyahlandırır.

Peygamber Efendimiz (sav) bu duruma, şöyle işaret buyurmuşlardır:

"Bir günah işleyen kimsenin kalbinde, siyah bir leke hâsıl olur."H.Ş.

Günahlar tekrarlandıkça kalpteki siyahlık artar, imanın nuru zamanla zayıflamaya yüz tutar. Bu hâl, kalbin bütünüyle kararıp katılaşmasına, iman nurunun tamamen sönüp kaybolmasına kadar devam eder. 
Bunun içindir ki, Sadatlarımız: "Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol vardır." Demişlerdir.

Günahkâr İnsan İnancını kaybetmemek için ne yapmalıdır?

Sabır ve yardım dilemeli; İşlediği günahlara tövbe ve istiğfarla mukabelede bulunmalıdır. İnancının gerektirdiği vazifeleri yapmamanın bir kusur ve günah olduğunu daima hatırlayıp üzüntü duymalıdır. Allah'tan, dinîn emirlerini yapmak ve imanın icaplarını yaşamak konusunda.

Ancak bu takdirde insan, günahların iman üzerindeki olumsuz tesirlerinden kendini koruyabilir. İnancını kaybetmek tehlikesinden kurtulabilir. 

Tasdik ve İnkâr Bakımından İnsanlar Kaça Ayrılır?

Üçe ayrılır:
1 - Müminler, 
2 - Kâfirler, 
3 - Münafıklar.

İslâm dininin inanılması farz olan temel hükümlerine tereddütsüz inanıp tasdik eden kimseye, Mümin denir.
Amentü’de yer alan İmani esaslardan veya Allah'ın (c.c) uyulmasını farz kıldığı emir ve yasaklarından herhangi birine inanmayan kimseye Kâfir denir.

Dışa karşı inanmış görünüp de kalbinden inkâr eden kimseye Münafık denir.

İmanın Mahiyeti Nedir?

İman, mahiyet itibariyle, Allah'ın (c.c) insanlara en büyük lütuf ve ihsanıdır. Allah (c.c) onu dilediği kullarına nasip eder.Ne var ki bu nasiplenmede, kulun hiçbir rolünün olmadığı da söylenemez. Bilakis, insan önce kendi tercih ve iradesini kullanarak, iman ve hidayete istekli olacaktır. Bu talep ve istek üzerine Cenâb-ı Hak da (c.c) ona iman ve hidayet nasip edecektir. Bu sebeple İslâm büyükleri imanı, "Cenâb-ı Hakk'ın, (c.c) istediği kulunun kalbine, o kulun cüzî iradesini sarf etmesinden sonra koymuş olduğu bir nurdur." Diye tarif etmişlerdir.

İmanda Mertebe ve Gelişme Söz Konusu mudur?

Bir çekirdek, nasıl büyüyüp ağaç olana kadar büyük bir gelişme gösteriyorsa, iman da öyledir. İslâm âlimleri, imanı önce iki mertebeye ayırmışlardır:

1- Taklidî iman,
2- Tahkiki iman.

1-Taklidî iman: Ana - babadan, hocadan, etraftan duyduğu ve öğrendiği şekilde, mesele üzerinde hiçbir akıl yürütmeden iman esaslarına bağlanmak demektir. Taklidî iman, inanç esaslarına, şuuruna ve teferruatına vâkıf olarak bir inanma olmadığı için, bilhassa bu zamanda bazı şüphe ve vesveselere maruz kalabilir ve sarsılıp yıkılma tehlikesi geçirebilir:

2-Tahkiki iman ise: İmana ait bütün meseleleri delilleriyle, tafsilâtlı bir surette bilmek, tasdik etmek, tereddütsüz inanmaktır. Böyle bir iman şüphe ve vesveseler karşısında sarsılıp yıkılmaktan kendini koruyabilir.

Tahkiki imanın da pek çok mertebesi vardır. Bu mertebeleri İslâm âlimleri başlıca üç kısma ayırmışlardır:

1 - İlme'l-yakin mertebesi: İmani meseleleri ilmen, tam teferruat ve tafsilâtıyla, delilleriyle bilmek ve inanmaktır.

2 - Ayne'l-yakin mertebesi: İmani meseleleri gözle görmüş, doğruluklarını bizzat müşahede etmiş gibi bilmek ve inanmaktır. Gözle görmekle ilmen bilmek, insana kanaat vermesi bakımından çok farklıdır. İnsan bir şey'i tereddütsüz, kesin olarak bilebilir, ama bir de gözleriyle görünce kanaati kat, kat artar. Kâinatın varlığını ilmen bilmekle, bizzat görmek gibi.İşte imanın Ayne'l-yakin mertebesi de, iman esaslarını gözle görmüş gibi inanma hâlidir.

3 - Hakka'l-yakin mertebesi: İmani meseleleri görmekten ayrı, bizzat yaşayarak, içine girerek kabul ve idrak etmek, anlamak demektir.

Hazret (ks) Bu Konuya Şöyle Açıklık Getirdi:

İmanın bu üç mertebesini izah bakımından şöyle bir misal verilmektedir: Bir yerden duman yükseldiğini uzaktan görmekle insan bilir ki, o yerde ateş yanmaktadır. Dumanı görmek suretiyle ateşin varlığını bilmek, İlme'l-yakîn inanmaktır. Sonra, duman çıkan yere gidip ateşi gözümüzle gördüğümüzü farz etsek, bu da ateşin. Varlığına Ayne'l-yakîn inanmaktır. Bir de ateşin bizzat yakınına gidip sıcaklığını hissetmek, elimizi aleve doğru tutup yakıcılığını duymak suretiyle ateşin varlığını bilmek vardır ki, buna da Hakka'l-yakîn inanma denilir. Vesselâm.

Hazret (ks) bu konuyla ilgili sohbetine şöyle devam etti:

Günümüzde Taklidî İman Kâfi midir?

Yukarıda belirttiğimiz gibi bu zamanda taklidî iman pek çok vesvese ve şüphelerle karşılaşmakta ve o şüpheler karşısında sarsılıp yıkılmaya maruz bulunmaktadır. Taklidî imanın eskiden yeterli olduğu halde, günümüzde yetersiz kalış sebebini, İslam büyükleri şu şekilde izah etmektedir:

"İnsanlar her devirde din ve maneviyat kuvvetine muhtaç olmuşlardır. Fakat bu ihtiyaç, zamanımızda bir zaruret hâlini almıştır. Eskiden atalarımız gayet basit bir din bilgisi ve görenek hâlinde "Taklidî" bir iman ile rahatça yaşıyorlardı. Çünkü onlara bütün içtimaî çevre maneviyat telkin ediyordu. Bugün durum tamamen değişmiştir. Din duygusu zayıflamış, eski dinî hürmet terbiyesi yerini, küstahça bir saygısızlık almıştır. Bugün aile daralmış ve bağları gevşemiştir. Aile yükü sırf karı-kocanın omuzlarına çökmüş, ana-babalar maddi ihtiyaçlar karşısında çocuklarının dini terbiyesine yetişemez olmuşlardır. Bulanıklaşan böyle bir hava içinde, bugün artık basit bir din bilgisi kâfi gelmez olmuştur.

Din nedir? İlim ile münasebeti nedir? İlim karşısında bugün din ne yapmalı ve nasıl bir vaziyet almalıdır? Gibi sorular, şimdi her zamandan çok zihinleri tırmalamaktadır. Hususiyle aydın gençlerin bu soruların cevaplarını bilmeye ihtiyaçları vardır."

Gerçekten de, bugün verilecek bir din bilgisinin ve iman dersinin ilimle imanı, akıl ve mantığa iman meselelerini kabul ettiren tahkiki bir iman olması şarttır. Yoksa basit bir din dersi, görenek hâlindeki taklidî bir iman bilgisi, günümüz insanlarını - özellikle de gençlerini - tatmin etmekten çok uzak kalacaktır.

Tahkiki iman ise: İmana âit bütün meseleleri delilleriyle, tafsilâtlı ve teferruatlı bir surette bilmek, tasdik etmek, tereddütsüz inanmaktır.

Taklidî iman: Ana - babadan, hocadan, çevreden duyduğu ve öğrendiği şekilde, mesele üzerinde hiçbir akıl yürütmeden iman esaslarına bağlanmak demektir. Taklidi iman, inanç esaslarına, şuuruna ve teferruatına vâkıf olarak bir inanma olmadığı için, bilhassa bu zamanda bazı şüphe ve vesveselere mâruz kalabilir ve sarsılıp yıkılma tehlikesi geçirebilir.

Hazret (ks) İmanın insan için Önemi Hakkında Önemli Açıklamalarda bulundu:

1- İman, insanın yaratılma sebebidir. Yani o, Yaratanını imanla tanımak ve ibadet etmek için yaratılmıştır. İnsan bu yaratılış gayesine uygun hareket ederse âhirette ebedî saadete nail olacak, cennete girecek, aksi takdirde cehenneme atılacak, ebedî eziyet ve bedbahtlığa maruz kalacaktır. Bu bakımdan iman, insan için ebedî saadeti kazanma vesilesidir ve cennete giriş anahtarıdır. İmansız cennete girilmez. Bu cihetle insanın iman etmesi ve bu imanını son nefesine kadar kaybetmeden veya zayıflatmadan muhafaza etmesi, dünyadan da, dünya içindeki her şeyden de daha kıymetli bir nimettir. 
İmanın bu büyük öneminden dolayıdır ki,

Peygamber Efendimiz (sav) bir hâdis-i şeriflerinde:

"İmanınızı lâ ilâhe illâllah diyerek yenileyiniz" buyurmuş; H.Ş. İmanı yenilemenin ve muhafaza etmenin ehemmiyetine dikkatimizi çekmiştir.

İman ise, o şahıstaki her ferdin hayatının nurudur, girdiği âlemin ışığıdır.

Lâ ilâhe illâllah Muhammeden Rasulullah ise, o nuru açan bir anahtardır. İnsanda, madem nefis, hevâ ve vehim ve şeytan hükmediyorlar. Çok vakit imanını rencide etmek için gafletinden istifade ederek çok hile ederek. Şüphe ve vesveselerle İman nurunu kaparlar.

Bu ifadelerde, üç noktadan imanı yenilemenin zarureti üzerinde durulmaktadır:

Birinci nokta: İnsanın yaşadığı zaman ve içinde bulunduğu mekân, temas ettiği çevre itibarı ile düşüncesi, anlayışı sık, sık değişebilmektedir. Maruz kaldığı hâdiseler, yaptığı işler, temas kurduğu insanlar, onda olumlu veya olumsuz izler bırakmaktadır.

Bu durumu Peygamber Efendimiz de (sav) şu şekilde beyan buyurmaktadırlar:

"Müminin kalbi, kaynayan tencereden daha çok değişikliklere maruzdur." H.Ş

"Kalp, serçe kuşu gibidir. Her an bir tarafa yönelir.” H.Ş

"Kalp, kırda atılmış bir kuşkanadı gibidir. Rüzgâr bu kanadı nasıl altüst çevirirse, kalp de öyledir."H.Ş

İnsan kalbinin ve ruhunun bu derece dış tesirlere maruz olması sebebiyledir ki, hadiste, sık, sık,   Lâ ilâhe illâllah Muhammeden Rasulullah diyerek imanın yenilenmesi emredilmiştir.

İkinci nokta: İnsanda nefis, nefsin istekleri ve vesvese gibi kötü duyguların bulunması ve şeytanın devamlı vesvese vermeye ve kötülüğü telkine çalışması gerçeğidir. Gafletli bir anında bu olumsuz telkinlerin, insanı imanda şüpheye düşürmesi muhtemeldir. Böyle bir duruma düşmemek için de, Tecdidi-i imana ihtiyaç vardır. Yani imanı tazelemeye ihtiyaç vardır.

Üçüncü nokta ise: Şeriatın zahirîne aykırı düşen ve bazı din âlimlerinin nazarında küfür bile sayılan bazı kelime ve sözlerden, insanın tamamıyla uzak kalamadığıdır.

Bu sebeple de, Tecdidi-i imana ihtiyaç vardır Lâ ilâhe illâllah Muhammeden Rasulullah diyerek. İmanı yenilemeye zaruret vardır.

İmanı kuvvetlendirmenin ve muhafaza etmenin bir başka yolu da onu Taklidî mertebeden kurtarıp Tahkiki hâle çevirmektir. Bu da ancak iman hakikatlerini tahkiki bir surette ders veren, akla gelebilecek her türlü şüphe ve vesveselere cevap veren İmani eserleri okumak ve devamlı İmani konularda sohbetler yapmak suretiyle olur.

İnsan imanını Taklitten Tahkike çıkarırsa, artık onun için imanını kaybetmek, son nefeste âhirete imansız gitmek gibi bir durum söz konusu olmaz. İslâm âlimleri, Sekerât vaktinde şeytan'ın bütün hile ve vesveseleri ile gelip insanı aldatmaya ve imanını almaya çalışacağını söylemişlerdir. Bu yüzden de Sekerât vaktinden korktuklarını belirtmişlerdir.

İşte insan, Sekerât vaktindeki bu gibi tehlikelerden, tahkiki iman sayesinde korunabilir. Çünkü tahkiki imanda, iman sadece akılda kalmış değil; Kalbe, Ruha, diğer duygu ve lâtifelere de sirayet edip yerleşmiş haldedir. Şeytan insanın aklındaki imanını zedelese bile, eli, öteki duygulara yerleşmiş olan imanı söküp almaya yetişemez. Böylelikle de kişi, yine imanlı kalmış, imanla vefat etmiş olur.

SEKERÂT-ÜL-MEVT: Ölüm sarhoşluğu, can çekişmesi hâli.

Allah’u Teâlâ, âyet-i kerîmede meâlen buyuruyor ki:

Bir de (bakarsın ki) Sekerât-ül-mevt, hak (gerçek) olarak gelmiştir. (Ey insanoğlu!) İşte bu, senin kaçıp durduğun şeydir. (Kâf sûresi: 19)

Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddık (r.a) bu konuda önemli açıklamada bulunmuş: Misvak kullanmanın on beş kadar faydası vardır. Bunlardan biri de; Sekerât-ül-mevtte, Şehâdet kelimesini (Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve Eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh) söylemeye sebep olur. Buyurmuştur.

İmam-ı Gazali (ks) bu konuda şöyle buyurmuşlar: İnsan, Sekerât-ül-mevt hâlinde iken; Cesedi terler, gözleri süratle iki tarafa gider, burnunun iki tarafı çekilir, göğüs kemikleri kalkar, soluğu kabarır ve benzi sararır. 

İman, aynı zamanda, insan için büyük bir moral kaynağı ve sağlam bir dayanak noktasıdır. Hakikî imanı elde eden insan, bütün kâinata meydan okuyabileceği gibi, imanının kuvveti nispetinde başına gelen hâdiselerin tazyik ve baskısından da kurtulabilir.

Tarihlere şan veren, destanlar yazdıran zaferlerimiz, hiç şüphesiz imanın insana kazandırdığı güç ve kuvvete güzel bir misaldir.

”İmanlı insan” Başına ne derece büyük bir hâdise gelirse gelsin, imanın verdiği.Tevekkül ve Teslimiyetle, kadere rıza duygusu ile o hâdise ve musibetleri metanetle karşılayabilir; Sabır ve tahammül ile göğüs gerebilir. Ümitsizliğe düşmez. İsyan ve feryada başvurmaz. Bu, ona imanın kazandırdığı güç ve kuvvetten ileri gelmektedir.

“İmansız insanların” Basit bir hâdise, küçük bir musibet yüzünden intihar edip hayatlarına son verecek derecede ümitsizliğe kapıldıkları çok sık görülen olaylardandır. İslâm ülkelerinde intihar, hemen, hemen hiç görülmezken, dünyanın en medenî ve gelişmiş ülkelerinde intihar vakalarının her geçen gün artması da bunu göstermektedir. İmanın insana kazandırdığı kuvvet ve direnme gücüne,

Peygamber Efendimiz (sav) hâdis-i şeriflerinde şu şekilde işaret buyurmuşlardır: "Mümin yeşil bitkilere benzer. H.Ş.

Eksik olmayan felâket rüzgârları onu eğer, fakat kıramaz. Bilakis hayat ve sıhhat bulmasına sebep olur.

”Münafık ve kâfir ise, Kuruyan bitki gibidir. Felâket rüzgârlarından yaprakları dökülür, gövdesi kırılıp hayatı söner.”

"Hayret edilir müminin haline. Ona iyilik gelse şükreder, kötülük gelse sabreder. Böylece her iki hâlini de hakkında hayırlı kılar."

KÂLÛ BELÂ'DAN BERİ MÜSLÜMANIZ:

İnsanlar Bu Dünyaya Nereden Gelmişlerdir?

İnsanlar bu dünyaya, ruhlar âleminden gelmişlerdir. Allah (c.c) insanların bedenlerinden evvel ruhlarını yaratmıştır. Daha sonra her bir ruha ayrı bir beden elbisesi giydirerek onları şu dünyaya göndermiştir.

İnsanlar Bu Dünyaya Niçin Gelmiştir?

Allah'a iman ve O'na ibadet için gelmiştir.

Allah’u Teâlâ Kuran-ı Kerim’de bu hususta şöyle buyurur:

"Cinleri ve insanları, ancak beni tanıyıp iman etsin ve ibadette bulunsunlar diye yarattım." (Zariyat, 56).

İnsanlar Bu Dünyaya Ne Halde Gelirler?

Bütün insanlar, bu dünyaya İslâm fıtratı üzere, yani, Müslüman olarak doğar gelirler. Sonradan büyüyünce her biri ya kendi akıl ve iradesini iyiye kullanarak İslam fıtratı üzere yaşamaya devam eder veya ana babasının, çevresinin etkisiyle dinini seçerler. Müslüman’ca bir hayat sürerler. Veya kötü çevrelerin tesirinde kalarak, bu temiz fıtratlarını değiştirir. İslam’ın dışında bir hayat sürmeye başlarlar.

Bu hususa Peygamber Efendimiz, (sav) bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır.

«Her doğan, İslam fıtratı üzere doğar. Sonra onu, anası – babası (yakın çevresi) Yahudi, Hıristiyan ve Mecusi yapar. H.Ş.

Ne Zamandan Beri Müslüman’ız?

Kalûbelâ'dan beri Müslüman’ız.  Kalûbelâ Ne Demektir?

KALÛBELÂ: Allah’u Teâlâ, Âdem Aleyhisselâm’ı yaratınca, kıyamete kadar bütün zürriyetini zerreler hâlinde onun belinden çıkarıp; "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" Diye buyurup. Onların da; "Evet, sen Rabbimizsin" diye verdikleri cevabı ifade eden söz. (Ahd ü Misak)

Ahd ü Misak: Allah’u Teâlâ, Âdem Aleyhisselâm’ı yaratınca, kıyamete kadar bütün zürriyetini. (neslini) zerreler hâlinde onun belinden çıkarıp, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" Diye buyurduğunda onların; "Evet, sen Rabbimizsin!" diye söz vermeleri. Hazret-i Ali (krv) bu konuda şöyle buyurmuşlar:

Ben, Rabbime verdiğim Ahd ü Misak’ı hatırlıyorum.

Allah (c.c) dünyayı ve içindeki varlıkları yaratmadan evvel, bütün insanların ruhlarını yaratmıştır. Bunları ruhlar âlemi denilen bir âlemde bir araya getirmiştir. Allah’u Teâlâ (c.c) ruhlara hitaben:

Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Diye sor­muşturRuhlar da: Evet, sen bizim Rabbimizsin, diye cevap vermişlerdir. Ancak sana ibadet eder, senden yardım dile­riz. Demişlerdir. İşte bu konuşmanın vuku' bulduğu zamana, Kalûbelâ denir.

Allah (c.c) daha sonra insan ruhunun bu sözünde ne derece sami­mi ve doğru olduğunu ortaya çıkarmak için, şu dünyayı bir imti­han yeri olarak yaratmıştır. Ve her bir ruhu ayrı bir bedene yerleş­tirerek, onları belli zaman aralıklarıyla şu imtihan meydanına göndermiştir. Böylece insanın önüne iki yol açılmıştır:

Ya akıl ve iradesini iyiye kullanarak Kalûbelâ'daki gibi Allah'ı (c.c) yaratan olarak tanımakta devam edecektir.Yahut da iradesini ve aklını kö­tüye kullanarak yaratıcısı olan Allah'ı inkâr edecek,

Allah'a kulluktan kaçacak, şeytan'ın yoluna sapacaktır.

Allah'a sonsuz şükürler olsun ki, biz Müslümanlar, Kalü Bela zamanında Rabbimize verdiğimiz sözde duran kimseleriz. İnşâallah son nefesimize kadar da bu sözümüzde durmaya devam edeceğiz. İnşâallah Allah (c.c) bizi bize bırakmasın bizleri kendi yolunda daim etsin ve razı olacağı amelleri işletsin sevdikleriyle bizleri beraber etsin. Allah’a (c.c) olan imanımızla yaşamayı İmanla ölmeyi nasip etsin. Âmin İnşâallah. Vesselâm

Hazret (ks) Dervişin fikri ne ise zikri odur anlamına gelen bir Menkıbeyi anlattı:

Bir zamanlar aksakallı ihtiyar, varmış bu ihtiyar ömrünün son günlerinde yatağında baygın yatmaktaymış.

İhtiyara bakmaya gelen Dok­torlar:

Bize düşeni yaptık. Gerisi Allah'a kalmış diyorlardı ve böylece doktor’lar ihtiyardan ümitsizdiler. İhtiyarın yanında ayakucunda bekleyen oğlu da ümidini kesmişti. Seksen sene gibi ender yaşanan bir ömür sürmüştü muhterem babası hakkında bunca ömür ancak ibadet kuvvetiyle ya­şanır, diyorlardı. Ama ne kadar yaşansa da yine akıbet ölümdü. İşte ak, sakallı zat belki de o ölüm anını yaşamaktaydı.

Baygın halde yattığı yatağından ansızın doğruldu. Heyecan ve telaşlı bir hali vardı. Yumuk gözleriyle. Belki de irade dışı hareketler yapacaktı.

Öyle de oldu.

Nefes nefese feryat ediyordu:

Oğlum Arif! Çabuk ıbrığı getir, abdest alacağım, baksana ezan

Okunuyor, cemaate yetişmeliyim." Diyordu­.

Bir-iki saniye sonra sanki oğlu ıbrığı getirmiş; Aksakallı ihtiyar yumuk gözlerle, elini kolunu yıkamaya başlamıştı. Bu sırada abdestini almış, hatta camiye girip safa da durmuş, işte imamla birlikte ilk tekbirini de alıyordu:

Allah’u Ekber!

Ne var ki, şuur altına yerleşmiş bu abdest alma, sonra da namaza

Başlama tekbiri, son cümlesi olmuştu, böylece ömrünü (Allah’u Ekber) cüm­lesiyle tamamlamıştı."

İşte bu hal, derviş in fikri ne ise zikri de odur, gerçeğinin ifadesidir. Ömür boyu namazla, cemaatle meşgul olan, dünyayı sadece eline alıp, gönlüne (yani kalbine) koymayan nur yüzlü zat, nasıl yaşamışsa öyle ölmüştü.

Demek ki, ömür boyu zihnimizde beslediğimiz meşguliyetimiz, ölüm anında bile bizi bırakmıyor, neyle yaşamışsak,' onunla ölmemiz söz ko­nusu oluyor. Ve en önemlisi de dilimiz ne söylemeye alışkınsa son nefeste de onu söylemek zorunda kalınıyor. Allah (c.c) dilimizden kendi zikrini devamlı yapmamızı nasip etsin. Âmin İnşâallah.

Hazret (k.s) Bir başka kişinin ölüm haline bakalım dedi farklı bir Menkıbe nakletti:

O da, seksen yaşına yakın bir ömür sürmüştü bu âlemde. Ama bir tek hedefi vardı onun, para kazanmak, zengin olmaktı.

Para kazanmak aslında iyi bir şeydir, ama parayı ele; İmanı, İslam’ı da gönüle (yani kalbe) koymak şartıyla. O, böyle yapmadı. İmanı, İslam’ı koyacağı kalbe parayı koydu,

Birçok işlerle meşgul olmuş, son senelerde de inşaatçılıkla meşguldü. Çok para olduğu söylendiği için o işe kaymıştı.  Kaydığı işte o kadar fani oluyordu ki gece rüyasında, gündüz hayalinde bes­liyordu onu. Nitekim uykusunda bile (kum getir, çakıl getir) diye tekrar ediyordu.

Ölüm halinin Son anlarında da aynı şeyi tekrarlamaya başladı:

Kum getir, çakıl getir, kum getir, çakıl getir! Diyordu

Bir dostu yanına gelince onun halini anladı. Kulağına eğilerek fısıldadı:

Usta harç bitti, yapıya paydos! Dedi.

Ve bundan sonradır ki, son nefesini verdi. Ama nasıl?

Kum getir, çakıl getir, kum getir, çakıl getir! Diyerek.

Evet, «Dervişin fikri ne ise zikri de odur.»

Hazret (k.s) bu anlamda Rasulullah Efendimizin (sav) bir Hadis-i Şerifini bizlere nakletti:

Nasıl yaşıyorsanız öyle öleceksiniz, nasıl ölüyorsanız öyle mu­amele göreceksiniz, buyurmuştur. İşte bu iki menkıbe bunun örneğidir. Dedi ve çok dikkat edilmesi lâzımdır dünyayı cebemizde bulundurmamız lâzımdır Kalb de ise Allah (c.c) sevgisi ve aşkı bulunması şarttır. Kalb cam bir bardak gibidir cam bardağa katılan mayi hangi renkte ise cam bardak o rengi alır kişi hangi toplulukta beraber bulunuyorsa o topluluğa uyum sağlar hal böyle olunca. İnsan Faslıklarla ( açıktan günah işleyenlerle) beraber olursa onlara benzer Kalb kararır. Hakkı görmez. Salihlerle beraber olursa Salihlere benzer. Burada da Kalb beyazlaşır berraklaşır Hakkın nurunu görür ve devamlı Allah (c.c) emirlerini yerine getirir hale gelir. Allah (c.c) kalplerimize kendi sevgi ve aşkını Sadatların hatırına almasın. Âmin. İnşâallah.

.Hazret (k.s) Bu sohbetinde Allah’a olan İmanın öneminden bahsetti.

İman nimetinin kıymetini bilmiyoruz. Allah’u Teâlâ kendi lütfüyle bizi Müslüman yaptı. Yusuf İslam kendisi araştırdı ve Allah’u Teâlâ’nın izniyle Hak Din olan İslamı buldu. Müslümanlığın tadını almadık. Dünyaya aldandık hâlbuki Dünya bir sinemadır, bir oyuncaktır.    Dünyanın ne olduğunu bilemedik. Biz dünyaya ibadet, kulluk için gönderildik. Sünnete uyun, günahtan kaçın, namazınıza dikkat edin, sağa-sola bakmayın. İmam-ı Rabbani’nin (ks) defterinden ismini sildirme, Nakşibendî ol. Günahlarınla Rasulullah Efendimizi (sav) rahatsız etme. Buyurmuşlar. Münafık’ların alameti sabah ve ikindi namazlarını kazaya bırakır. Namazın günahı zinanın günahından büyüktür. Niye namazın günahı büyüktür? Namaz imandan sonra İslam’ın ikinci şartıdır. Allah’a (c.c) olan Kulluğunu ispat etmektir, nefsini ezmektir, insanda ki gururu yok etmek. İçinde namaz olmayınca, iman kâmil olmuyor. Hac ta aynıdır, ama zenginlere farz, fakirlere yoktur.

Kelimeyi Şehadet getirip Müslüman olduktan sonra namaz gelir. Zekât vermek zenginlere mahsustur. Oruç ise hasta olanlara yoktur. Sağlıklı olanlara farzdır. Farzı, vacibi, Sünneti, Müekked’i bilerek kıl ve en önemlisi bunları bilmek için her Müslümanın ilmihali öğrenmesi lâzımdır. Rasulullah Efendimiz (sav) Müekked’i terk etmemiş, Nafileyi ara-sıra terk etmiş. Duha, Evvabin, Teheccüd namazlarını kılın. Teheccüd çok mühimdir. Fecir atmadan kılınız. (yani gün doğmadan) kılınız Nafile namazlarla Allah’a (c.c) yaklaşılır. Nafile ibadetlerin ara-sıra terk etmek Rasulullah Efendimize (sav) Mutabaat tır ve hoş olur, terk etmeyi adet halinde olmasın ve en önemlisi namazı hiçbir surette terk etmemek lâzımdır. Namaz dinin direğidir. Namazsız hiç bir şey olmaz evvel Müslüman’a namaz farzdır. Varsa kaza namazlarını tamamlamaya çalışmak lâzımdır çok önemlidir. Vesselâm.