Hızırbey

Hızırbey Haber Portalı

19:22, 18 Şubat 2019 Pazartesi
İMAN KONUSU  BÖLÜM: (1/7)
İMAN KONUSU

İMAN KONUSU BÖLÜM: (1/7)

Hazret (k.s) İslâm Dini ve İman Esasları Hakkında Sohbetleri:


Hazret (k.s) İslâm Dini ve İman Esasları Hakkında Sohbetleri:

İMAN ESASLARI

Rasulullah Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: «İman; Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, Âhiret gününe ve (bir de) hayır ile şer (her şey)'in Allah'ın takdiri ile olduğuna inanmaktır.» H.Ş.

İnsan Hayatında Dinin Yeri Nedir?
Din inancı, insanla beraber doğmuştur. Çünkü insanlık tarihinin hiçbir döneminde din duygusundan mahrum bir millete rastlanamamaktadır. Nerede insan varsa, orada bir nevi iman, ibadet ve din duygusu görülmüştür. 
Bundan anlaşılıyor ki, din, insanlığın yaratılışından getirdiği fıtrî ve zarurî ihtiyacıdır.

İnsanoğlu var oldukça, Allah’ın izniyle din de var olacaktır.

Allah’ın dini, gayet kuvvetli bir ağaç gibi, insaniyetin geçirdiği değişikliklerin hepsinde hayatını muhafaza etmiş ve edecektir. Zaman geçmekle, onun kaynağı kurumak şöyle dursun, bilakis, gittikçe o kaynağın derinleştiğini, genişlediğini görmekteyiz. Yani insan hayatı Allah’ın dini ile başlamış olduğu gibi, Allah’ın dini ile kuvvet bulacak, Allah’ın izni ile nihayetlenecektir." 

"Ben niçin dinliyim" Sualini nefsime sorar sormaz, şu cevabı alıyorum: Dindarım, çünkü başka türlü olmaya muktedir değilim. Dindar olmak, varlığım ve benliğim için vazgeçilmez bir ihtiyaçtır."

"Din, insanlık tarihinde en fazla hâkim olmuş bir varlıktır. Dinî hayat, tabiatımızın değişmez vasfı ve ondan ayrılmayan bir özelliğidir.İnsanın mahiyeti düşünülünce, zihne derhal bir de din fikrinin gelmemesi mümkün değildir." Batılı ilim ve fikir adamlarının bu tespitleri de gösteriyor ki: İnsan fıtraten dindardır; din duygusu insan tabiatının zarurî bir ihtiyacıdır. Tarihin hiçbir devrinde dinsiz, yani, inançsız ve maneviyatsız bir insan olmamıştır. 

Dinin Fertlere ve Cemiyete Sağladığı Faydalar Nelerdir?

1-İnsan, akıl ve şuur sahibi, varlığı üzerinde düşünebilen bir canlıdır. Nereden gelip nereye gittiğini, niçin yaratıldığını, hayat yolunun onu nasıl bir sonuca ulaştıracağını, vicdanıyla baş başa kaldığı zaman, kendi kendine sorup durmaktadır. Bu konuda tatmin olmak, içinde geleceğe ait olarak beliren endişelerden kurtulmak, sükûnete ve iç huzura ermek ihtiyacındadır. Bu huzuru, insan, ancak Allah’ın dinine inanıp bağlanmakla bulabilir. Bu hakikati ise, ona ancak din verir ve öğretir.

2. İnsanlığın kendi dünyasında maddeten ve manen gelişmesi, gerçek insanlık mertebesine ulaşması için de, din mutlaka gereklidir.

"En âliminden cahiline kadar insan, nerden gelip nereye gittiğini kendi kendine soracak; insanüstü âlemlerden yüksek bir ideal ve bir hareket ve faaliyet prensibi arayacaktır. Fakat bu aradıklarına ve sorduklarına dinîn dışında -ne ilimde, ne de felsefede- tatmin edici ve iç ferahlatıcı bir cevap bulamayacaktır. Neticede ya dindar olup, dinî hakikatlere gönül bağlayacak ve insan hayatını yaşayacaktır yahut da hayvanlaşıp, fizikî hisler ve bayağı zevkleriyle yaşama yolunu tutacaktır. Bu yol, insanlığı uçuruma götürecektir."

3. Din, cemiyet hayatını düzenleyici ve disipline edici olarak da, insanlık için lüzumlu bir müessesedir.

Dinî duygu, insandan hiçbir vakit ayrılmayan, onu daima kontrol altında bulunduran manevî bir bekçidir. Bu bekçi, vicdanlar üzerinde son derece etkili olduğundan, hem insanı gizli aşikâr bütün fenalıklardan alıkoyar, hem de her nevi iyiliklere sevk eder. "Din, insan ihtiraslarını frenleyen en kuvvetli manevî bir dizgindir."
Bizler, din sayesinde Allah'ın her şeyi bileceğini, hiçbir şeyin ondan gizlenemeyeceğini idrak eden insanda kuvvetli bir irade hâsıl olur. Böyle kuvvetli irade sahibi kişilerden meydana gelen bir cemiyette ise, asayiş ve istikrar, nizam ve ahenk bulunur. Din her türlü ahlâkî faziletin kaynağıdır. İnsanlık için dinin getirdiği ahlâkî sistemin ehemmiyeti çok büyüktür. "Dini yaşamaya çalışan kimselerde mevcut olan iman, ahlâk için pek kıymetli bir dayanak noktasıdır." Bir milletin ahlâkî yönden alçalması kadar müthiş bir felâket yoktur. Tarih boyunca pek çok milletler, ahlâken zayıfladıkları için batmış, tarih sahnesinden silinip gitmişlerdir.

4. Dinsizlik, her şeyden önce güzel ahlâk fikrini yıkar. Çünkü din olmadığı takdirde, ahlâk için hiçbir yaptırıcı güç kalmadığından, dinsizlik her türlü kötülüğün yayılmasına ve genişlemesine ve neticede cemiyetin çökmesine sebep olur.

Dinsizlik, aynı zamanda hukuk fikrini de ortadan kaldırır. Kendini İslam ahlakının kurallarına bağlı hissetmeyen dinsiz insan, hiçbir hak ve hukuku yerine getirmez. Eline fırsat geçtiğinde zulüm yapmaktan, hırsızlık ve her türlü kötülüğü işlemekten geri durmaz.

"Maddeye tapan ve şehvetlerine esir olan dinsiz insanda, insanlık karakteri silinmekte; fazilet, feragat ve fedakârlık yerine feci bir “Boş ver” zihniyeti hâkim olmaktadır. Bu zihniyet ise, bir cemiyet için felâkettir." 

Dinler Kaça Ayrılır?

İslâm âlimleri dinleri başlıca iki kısma ayırırlar:
1. Hak dinler. 
2. Batıl dinler.

Tek Allah'a imanı esas alan ve yalnızca O'na kulluk ve ibadeti emreden dinlere Hak dinler denir.
Hak dinler, Allah'ın (c.c) göndermiş olduğu dinlerdir. Bu sebeple bunlara semavî dinler de denir. Hak dinlere, temelini, Allah'ın birliğine iman ve sadece O'na ibadet esası teşkil ettiği için. Tevhit dini adı da verilir.

Allah (c.c) tarafından gönderilmemiş, insanların kendilerinden uydurdukları, tek Allah'a iman esasını taşımayan inanç ve fikirlere ise, Batıl dinler denir.

Hak dinlerin bazıları, sonradan insanlar tarafından bozulmuş, içine dinîn aslından olmayan hurafeler ve batıl inançlar konulmuştur. Bu gibi, aslı hak iken sonradan bozulan dinlere, Muharref dinler denir.

Yahudîlik ve Hıristiyanlık gibi. Bunlar başlangıçta Hak din iken, sonradan içlerine. Hurafeler ve tevhide aykırı fikirler girmesiyle bozulmuş ve birer muharref din olmuşlardır. Muharref dinler de, batıl dinlerden sayılır

İnsanlığın İlk Dinî Hangi Dindir?

İnsanlığın ilk dinî, ilk insan ve ilk Peygamber Hz. Âdem’e (A.s) gönderilen ve Allah'ın bir olduğu inancına dayanan Tevhit dinîdir. Yapılan araştırmalar da insanlığın ilk dinînin tevhit dinî olduğunu ispatlar mahiyettedir. Nitekim dinler tarihi araştırmalarına ve yeryüzünde en ilkel insan cemiyeti olan topluluklar üzerinde yapılan araştırmalar sonucu, bunlarda "tek Allah (c.c) inancı"nın olduğunu ortaya koymuştur.

Batıl Dinler Nasıl Ortaya Çıkmıştır?

Hz. Âdem'den (a.s) sonra, zamanın ilerlemesiyle bazı insanlar nefislerine ve Şeytan'ın telkinlerine kapılarak tevhit inancından uzaklaşmış, Hak dine yabancılaşmış, bir takım yanlış inançlara saplanmışlardır. Böylece batıl dinler ortaya çıkmıştır.

İnsanlar Hak dinden uzaklaşıp batıla saplandıkça, Cenabı Hak onlara yeni bir Peygamber ve yeni bir din göndermiş, onları tevhit inancına davet etmiştir. Ancak insanların sadece bir kısmı bu davete uymuş, diğer kısmı ise batıl inançlarında ısrar etmiştir. Hatta bunlar Hakka dönmemekle de kalmamış, dönenlere zorla mâni olma, baskı ve işkence yapma yollarına bile başvurmuşlardır. Böylelikle her asırda ve her devirde Hak dine inananlarla inanmayanlar arasında sürekli bir mücadele olagelmiştir. Günümüzde de çeşitli isimler ve şekiller altında bu mücadele sürmektedir ve kıyamete kadar da sürecektir. 

Son Din Hangisidir?

İnsanlığın son dini, tevhit dinî olan İslâm dinîdir.

İlim ve Din Arasında Herhangi Bir Çatışma Söz Konusu mu?

İlim, madde âleminin, hayatın ve özellikle insanın nasıl var olduğunu inceler, bu âlemde cereyan eden İlâhî kanunları bulup çıkarır. Bu kanunlar sayesinde insanlığın teknik ve medeniyette daha fazla ilerlemesine imkân hazırlar. Din ise, kâinatın ve madde âleminin niçin yaratıldığını ve yaratıcısının kim olduğunu ortaya koyar. Özellikle insanın varlıklar içindeki özel makamını, yaratılış gayesini ve bu dünyadaki vazifesinin mahiyetini belirtir.

Böylece ilim ve din:

Varlık âleminin sır ve muamma (Bilinmeyen hal) kutularını açan iki anahtardır denebilir.

İlim, varlıkların yaratılış şeklini, maddî mahiyetini ortaya koyarken; din de yaratılış sebebini ve gayesini açıklamaktadır. Bu bakımdan ortada birbirleri ile çatışan bir durum yoktur. Bilakis birbirlerini tamamlama söz konusudur.

İlim ilerledikçe dinî görüşlerin iflâs edeceğini sananlar, bu noktada yanılmışlardır. Bilakis, ilmin ileriye doğru attığı her adım, her yeni buluş, düşünen insanlığı dinî akidelere (İnanılan ve itikat edilen esasa) biraz daha yaklaştırmış ve Allah'ın (c.c) büyüklüğünü biraz daha yakından göstermiştir. Şöyle ki:

"Kâinatta mevcut kusursuz bir nizamın dayandığı kanunları ve bu kanunlardan istifade yollarının araştırılmasından ibaret olan ilimler", bu muhteşem nizamı kuran ve işleten Allah'ın (c.c) varlığına en kuvvetli Delil ve şahitlerdir. O yüce Yaratanın varlığını, eşsiz kudretini inkâr etmek; ancak gözle görülen mevcut nizamı inkâr etmekle mümkün olur. Nizamın inkârı hâlinde ise, ortada ilim kalmaz.

Diğer taraftan ilimler, Allah'ın (c.c) yarattığı varlıklar âlemini incelediklerinden, yaratılıştaki harikaları, ince hesap ve ölçüleri ortaya koymakta ve varlıklar üzerinde tecelli eden İlâhî isim ve sıfatları meydana çıkarmaktadırlar. Bu bakımdan, ilimlerin Allah'ın (c.c) isimlerine ayna olduklarını ve her bir ilmin Allah'ın (c.c) bir ismine dayandığını ve hakikatini o isimden aldığını söyleyebiliriz.

"Her bir ilmin, yüce bir hakikati var ki, o hakikat bir ism-i İlâhîye dayanıyor. O isme dayanmakla o fen, o sanat kemalini bulur, hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir surette bir gölgedir.

Meselâ: Tıp bir fendir. Hem bir sanattır. Onun da nihayeti ve hakikati, Hakîm-i Mutlak'ın Şafi (Hastaya şifa veren Allah (c.c) ismine dayanıp, devalarda görmekle tıp kemâlâtını bulur, hakikat olur. İlim ve fenlerin aslının, ilâhî bir isme dayandığı görülmez veya görmezlikten gelinirse, ilmin ya inançsızlığa yol açacağı , veya faydasız birer meşguliyet halini alacağı, günümüzde pek çok misalleriyle ortaya çıkmıştır.

İlim - Din İlişkisini Açıklayan Bazı Güzel Sözler:

"İlim,” insanlığa, telgrafı, elektriği, teşhisi ve bir takım hastalıkları tedavi çarelerini verdi. Din de fertlerde ruhî sükûneti ve ahlâkî dengeyi temin eder.

İlim ve din, kâinatın hazinelerini açmak için kullandığımız hakikî iki anahtardır.

İnsan ilimden istifade eder, fakat din ile yaşar."

"Bir tabiat kanununu ifade eden her formül, Allah'ı öven bir İlâhîdir."

"Hangi sahada olursa olsun, ilimle ciddî şekilde meşgul olan herkes, ilim mâbedinin kapısındaki şu yazıyı okuyacaktır: "İmân et!" İman, ilim adamının vazgeçemeyeceği bir vasıftır."

"Kâinatın Yaratıcısına olan inanç, ilmi araştırmanın en kuvvetli ve harekete getiren hareket veren gücüdür."  
Dinî ilimler, aklın nuru modern fenlerdir. İkisinin birleşmesi ile hakikat tecelli eder.

"Dinsiz ilim kör, ilimsiz din topaldır."

"İlim ile din, birbirini inkâr etmez, bilakis tamamlar. Çünkü bunlardan biri aklın, diğeri gönlün (kalbin) ışığıdır. Ve insan ne yalnız akıldan, ne de gönülden ibarettir. Fakat hem akıl, hem de gönül sahibi bir varlıktır. Dinsiz ilim belki aklı tatmin eder, fakat muhakkak ki gönlü karartır. Nitekim ilimsiz din de ruhu ve gönlü ışıtır, fakat aklı karanlıkta bırakır.  İnsanlığın hayrı ve faydası, ne bugün olduğu gibi, yalnız ilme bağlanmaktır, ne de bazılarının yaptığı gibi, yalnız dine sarılmaktır. Fakat her ikisine birden sahip olmaktır."

"Allah’u Teâlâ'nın mahlûklarını inceleyen fen adamları, O'nun büyüklüğünü herkesten iyi anlarlar."

Hazret (k.s) İslâm Dini ve İslâm’ın dışındaki Dinler hakkında şu bilgileri verdi:

İslâm Dinî Nedir?

İslâm dinî, Allah'ın, son peygamberi Hz. Muhammed (sav)vasıtasıyla bütün insanlara gönderdiği en son ve en mükemmel dindir. İslâm'ın gelmesiyle, diğer dinlerin hükmü sona ermiştir. İslâm dinîni kabul eden kimseye Müslüman denir. İslâm'ın en son ve Allah katında yegâne muteber din olduğunu, Allah’u Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor:

"Bugün sizin dinînizi sizin için kemale erdirdim. Sizin üzerinizdeki nimetimi (lütuflarımı) tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçtim (yalnız İslâm'dan razı ve ondan hoşnut oldum)". (Mâide, 3)

"Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, ondan (seçtiği dinî) kabul edilmeyecektir ve o, âhirette hüsrana [büyük zarara] uğrayanlardan [olacak]tır.” (Al-i İmrân, 19)

İslâm'ın Dışındaki Dinlerin Geçerliliği Neden Kalkmıştır?

Tarihin çeşitli devirlerinde insanlara ayrı, ayrı peygamberler ve dinler yollayan Allah’u Teâlâ (c.c), son din olarak insanlığa İslâm’ı ve son Peygamber olarak da Hz. Muhammed'i (sav)göndermiştir. İslâm'ın gelmesiyle Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi eski dinlerin hükmü sona ermiştir. Bu, tıpkı, yeni bir kanun çıkınca, eski kanunun hükmünün yürürlükten kalkması gibidir. Allah'ın (c.c) son dinî ve İlâhî Kanunu İslâm gelince, eski dinlerin ve ilâhî kanunların geçerliliği son bulmuştur

İslâm dışında kalan dinlerin yürürlükten kalkmasını gerektiren başlıca sebepler şunlardır:

1 - Her şeyden evvel, eski dinler, yalnızca belli bir zamana ve belli bir bölgenin veya kavmin insanlarına hitap ediyorlardı. İslâm ise, topyekûn bütün insanlığa seslenmektedir. Daveti umumî ve mesajı dünya çapındadır.

2 - Eski dinler, sadece kendi zamanlarının insanlarını muhatap almışlardı. O zamanın insanlarının karakterleri kaba ve huyları vahşete yakındı. İlimde, medeniyette, fikir ve anlayışta geri idiler. Ulaşım ve haberleşme imkânları, ilkel bir haldeydi. Her bölgenin kültürü, inancı, örf ve âdetleri farklı farklıydı. Karşılıklı fikir ve kültür alışverişi de oldukça zayıftı. Bu yüzden, her kavime ayrı, ayrı peygamberler gelmesi, başka, başka dinler gönderilmesi zarureti vardı. Zaman geçip insanlık ilim, fikir, kültür ve medeniyet yönünden büyük gelişmeler kaydedince, eski mahallî dinler artık insanların ihtiyaçlarına cevap veremez hale geldiler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak da insanlara en son din olan İslâmiyeti gönderdi. İslâm dinî, 1400 yıl evvelki dünyanın insanından, bugünün ve yarının insanına kadar gelip geçen bütün insanlığa hitap edebilme özelliğinde olan bir dindir. Bu bakımdan, kıyamete kadar hükmü kalıcı ve geçerlidir.

3 - Eski dinlerin, zamanla, içlerine hurafeler, batıl inançlar karışmıştır. Allah'ın birliğine iman esası, yani tevhit inancı kaybolmuştur. İslâm ise, zamanımıza kadar gelmiştir ve kıyamete kadar geçerlidir.

Netice olarak diyebiliriz ki:

İslâm'ın dışında kalan dinler, geceleyin bir sokağı aydınlatan bir fener ve sokak lâmbası gibidir. İslâm ise, bütün dünyayı aydınlatan güneş hükmündedir.

Güneş doğduktan sonra, artık sokak fenerine hiç ihtiyaç kalır mı? Veya Güneşin yanında sokak lâmbasının aydınlığının sözü olur mu?

İslâm Dininin Özellikleri Nelerdir? 
İslâm dinini, diğer dinlerden ayıran belli başlı özellikleri şunlardır:

1 - İslâmiyet, her asra ve her insana hitap eder, getirdiği esaslar insanlığın bütün ihtiyaçlarına cevap verir.

İslâm'ın bu dünya çapında olma özelliğine Kuran’ı Kerim de şu şekilde işaret olunur:

"Ey Muhammed! Biz seni bütün insanlara yalnızca müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik." (Sebe', 28).

"Ey Muhammed! De ki: 'Ey insanlar, ben Allah'ın hepiniz için gönderdiği Peygamberiyim'." (A'raf, 158).

2 - İslâmiyet kolaylıklar dinîdir. İslâm'da insanlara yapamayacakları veya yaparken zorluk çekecekleri işler yüklenmemiştir.

Kur'ân-ı Kerîm'de İslâm'ın kolaylık prensipleri şu şekilde ifade edilir:

"Allah, insanı ancak gücünün yeteceği işle mükellef tutar." (Bakara, 285).

"Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği şeyi taşıtma." (Bakara, 285).

"Allah, sizin için kolaylık göstermek diler, zorluk çıkarmak istemez." (Bakara,185).

Kuran’da İslâm'ın kolaylıklar dinî olduğu bu şekilde açıklanırken,Peygamberimiz de (sav), bu hususta hadîs-i şeriflerinde bu konuyu şöyle açıklamıştır:

"Ben ancak âlemlere rahmet olarak gönderildim. Azap için, zorluk vermek için gönderilmedim."H.Ş.

"Allah’u Teâlâ, beni sıkıntı ve zahmet verici ve bunu arzu edici olarak göndermedi. Fakat Allah beni, muallim (öğretici, bildirici) ve kolaylaştırıcı olarak gönderdi. H.Ş.

"Ben size neyi yasak ettiysem, ondan çekinin; size neyi emretti isem, ondan gücünüzün yettiği kadarını yapın. Sizden evvelki ümmetleri ancak yaşantıları ve Peygamberlerine karşı ihtilâflarının çokluğu helâk etmiştir." H.Ş.

"Amelden gücünüzün yettiği kadarını yapın. Siz ibadetten bıkmadıkça, Allah (c.c) da sevap vermekten bıkmaz." H.Ş.

Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, ürkütmeyiniz." H.Ş.

Hz. Âişe Validemiz, (r.an. ha) Rasulûllah Efendimizin (sav) bu hususla ilgili tatbikatını şu şekilde beyan etmişlerdir:

"Rasulûllah (sav) iki şey arasında dilediğini tercihte serbest bırakıldı mı, günah olmadığı müddetçe muhakkak onlardan en kolayını alırdı. Eğer iş günahsa Rasulûllah Efendimiz (sav) ondan uzak olurdu." 
Bütün bu hâdis-i şerifler, İslâm dinînin ne derece uygulanması kolay hükümler ihtiva ettiğini göstermektedir.Dünya çapında ve kıyamete kadar geçerli oluşunda, bu kolaylık anlayışının büyük yeri vardır. 

Dinimizin kolaylık dini olduğunu anlatan bazı misaller:

“Dinimizde namaz kılmak için su ile abdest almak mecburiyeti vardır ancak su bulanamadığı veya su çok soğuk olup hastalanma ihtimali olduğu hallerde toprakla teyemmüm yapılır. Toprak su yerine geçer.

“ Dinimiz yolculara; yorgunluk, zaman darlığı gibi hikmetlere binaen dört rekâtlı farz namazları iki rekât olarak kılma kolaylığını Cenab-ı Allah (c.c) emretmiştir.

“ Namazda ayakta durmak (kıyam) farzdır. Ancak ayakta duracak gücü olmayanlar, oturarak namaz kılarlar.

“ Hastalara ve yolculara Ramazanda oruç tutmak zor gelebilir. Bu sebeple dinimiz onları Ramazanda oruç tutup tutmamakta serbest bırakmıştır. Tutmazlarsa hiçbir mahsuru olma. İyileşince veya seyahatten dönünce, oruçlarını kaza ederler.

“ Hac yolunda hastalık, harp, v.s. gibi bir sebeple emniyetsizlik varsa, hacca gitmesi mecburi olan Müslümanlar, yoldaki tehlike kalkana kadar haclarını ertelerler.

3- İslamiyet’in bütün hükümleri makuldür. Akla zıt düşen, mantığa ters gelen hiçbir meselesi yoktur.

İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliği akıldır. İnsan onun vasıtasıyla gördükleri üzerinde düşünür, iyiyi kötüden ayırır, doğru ile yanlış arasında bir seçim yapar. Bu sebeple Kuran’ı Kerim de yetmiş kadar ayette akıldan ve akıl sahiplerinden bahsedilir. Allah’ın (c.c) emirleri doğrudan doğruya akla yöneltilir. Sık, sık « Hiç duymuyorlar mı?» « Akıl etmiyorlar mı?» denilir. Dinimizde mükellefiyet için akıl esas olduğundan, aklı olmayanlar yaptıklarından sorumlu tutulmamışlardır.

Hz. Peygambere inanmayan insanlar, « Bize mucizeler göster de Allah’ına inanalım, Peygamber olduğunu kabul edelim» dediklerinde, Allah’u Teâlâ onların bu tekliflerini beğenmemiş; Varlığına inanmak için onları mucize istemeye değil, yerlere ve göklere ibretle bakıp düşünmeye çağırmıştır.

Cenabı Allah Kur’an-ı Kerim’de bu husus şöyle beyan edilmektedir: «Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde. İnsanlara faydalı olan şeylerle, denizde süzülen gemilerde, Allah’ın (c.c) gökten indirip yeri ölümünden sonra dirilttiği suda. Her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgârları ve yerle gök arasında emre amade duran bulutları döndürmesinde, düşünen akıl sahipleri için deliller vardır.» Buyrulmuştur. (Bakara, 164)

Sahabenin ileri gelenlerinden Hz. Enes, Rasulûllah Efendimizin (sav) yanında bir kimseden bahsederken o kimseyi övmüştü. Rasulullah Efendimiz (sav) onun aklı nasıldır diye sormuştur?

Hz. Enes (r.a): Ya Rasulûllah, onun ibadeti, ahlakı, fazileti, edebi iyidir, deyince.  Allah Resulü yineOnun aklı nasıldır? Diye sormuştur. Hz. Enes de: Ey Allah’ın Resulü, biz bu adamın ibadetlerinden, faziletlerinden, çeşitli hayırlarından bahsediyoruz; siz ise, aklından soruyorsunuz, dedi.

Rasulûllah Efendimiz (sav) bunun üzerine şu sözleri söylediler: Ahmak olan abit, cehalaleti (bilmekle beraber, bilmediğini de bilmemek.) sebebiyle şeytana aldanarak fasık (günahkâr) bir kimsenin günahından daha büyük günahlara maruz kalabilir. İnsanların Allah’a (c.c) yakınlıkları, ancak akılları kadardır.

Akılla ilgili diğer bazı hadis-i şeriflerde şöyledir:

«Aklı olmayanın dini yoktur. Allah akılsız (aklını kullanamayan) mümini sevmez.» H.Ş.

«Kişinin aklı doğru olmadıkça, dini doğru olmaz.» H.Ş.

«Cennet yüz derecedir. Doksan dokuz derecesi akıl sahipleri için, bir derece de diğer insanlar için.» H.Ş.

«Ya Ali! İnsanlar çeşitli iyiliklerle Allah’a (c.c) yaklaşırken, sende aklına yaklaş.» H.Ş.

«Allah’u Teâlâ akıldan daha kıymetli ve şerefli bir varlık yaratmamıştır.» H.Ş.

4- İslâmiyet insanlar arasında her devirde görülen sınıf farklarını, eşitsizlikleri, imtiyazları kaldırmış, asıl ve kök bakımından aralarında hiçbir ayrıcalık olmadığı esasını getirmiştir.

Cenabı Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: «Ey insanlar! Doğrusu biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık.» (Hucurat–13)

Peygamber Efendimizde (sav) şöyle buyurmuşlardır: «İnsanlar Âdem’in oğullarıdır. Âdem’i de Allah (c.c) topraktan yaratmıştır.» H.Ş.

İslâmiyet bununla, bütün insanların aynı ana-babadan geldiklerini; hiç kimsenin doğuştan üstünlük iddiasında bulunamayacağını ortaya koymuştur. İslâmiyet, insanları bir tarağın dişleri gibi hukuk önünde birbirine eşit kabul etmiştir. Soy, renk ve dil farkına hiç önem vermemiş; insana kıymet kazandıran diğer insanlardan üstün kılan hususun yalnızca kalbindeki Allah (c.c) korkusu ve iman derecesi olduğunu belirtmiştir.

Peygamber Efendimiz (sav) bu hususu, şu şekilde ifade buyurmuşlardır: «Ey insanlar! Unutmayınız ki Rabbiniz bir’dir babanız bir’dir. Arap’ın Arap olmayana, beyazın siyaha, siyahın beyaza, Allah (c.c) korkusu ölçüsünden başka hiçbir üstünlüğü yoktur.» (Üstünlük yalnız takvadadır.)

Böylece dinimiz, herkesi hukukta eşit saymış insanlar arasındaki dünyevi üstünlüklere, gelip geçici etiketlere önem vermemiş, dış görünüşten ziyade insanın iç görünüşüne bakmıştır.

5- İslâmiyet, ruh ile madde, dünya ile âhiret arasında tam bir denge kurmuştur. Yahudilik beden zevklerini ve maddi faydaları ön plânda tutar. Mensuplarını hırsla dünyaya bağlanmaya sevk eder. Hıristiyanlık ve Hint dinleri ise, sadece ruhu geliştirmeye, vücuda eziyetler çektirerek. Nefsin arzularını zayıflatmaya, dünya hayatını boşlamaya önem verirler. Buna karşılık İslâmiyet, Ruh ile Beden, Dünya ile Âhiret arasında tam bir denge kurmuş; Ne bedene, ne de ruha ıstırap çektirmeyi esas almıştır. İkisine de aynı ölçüde değer vermiş; Her birinin ihtiyaçlarını ayrı, ayrı karşılamayı kabul etmiştir.

Cenabı Allah Kur’an-ı Kerim’de, «Onlardan bir kısmı da: Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru! Derler.» Ayeti, İslâm’daki dünya ve âhiret dengesini en iyi şekilde belirtmektedir. (Bakara 201)

İslam ne dünyaya fazla değer vererek âhiretin, ne de âhirete ağırlık vererek dünyanın terk edilmesine izin verir.

Rasulûllah Efendimiz (sav) Âhiretin dünyada kazanılacağını söyleyerek, «Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi de âhiret için.» Çalışılmasını buyurmuştur.

6- İslâm’da ruhban (Rahip, Hıristiyan din adamı.) sınıfı yoktur. Herkes dinini gücü nispetinde kendi öğrenmek zorundadır. İbadetleri yapmak için, kul ile Allah (c.c.) arasında aracılık yapacak, günahları af ettirecek imtiyazlı (diğerlerinden ayrılmak. Farklı olmak, benzerlerinden ayrılmak.) bir seçkin sınıfa yer yoktur.

7- İslâm, bütün manasıyla ahlak ve fazilet dini olduğu gibi, en yüksek mertebede ilim ve hakikatin koruyucusudur. İslâmiyet de, din ile ilim ikiz kardeş gibidir.

Hazret (ks) Gerçek Akıllı Kimdir Sorusuna karşılık peygamberimizin bir olayını nakletti:

Gerçek akıllı kimdir?

Hz. Ebu Bekir (r.a), bir gün Rasulûllah Efendimize (sav) şu soruyu sordu:

Ya Rasulullah! Sen ne ile gönderildin? Dedi. Rasulullah Efendimize (sav): Akıl ile gönderildim buyurdular.Bizim akıllı olmamız nasıl olur?

Kim Allah’u Teâlâ’nın helâl kıldığını helâl, haram kıldığını haram kabul ederse. O kimse akıllıdır.Bundan sonra Allah’u Teâlâ’nın emirlerini yapıp yasaklarından sakınma hususunda gayret gösterirse, ona âbit denir.

Hazret (ks) Cennetin yolu hakkında bir kısa Menkıbe anlattı:

Hıristiyan din adamlarından biri, ülkemize gelerek küçük bir çocuktan kendisine o şehirdeki kiliseyi göstermesini ister. Kiliseye ulaştıklarında, papaz;

Aferin çocuğum, der. Yarın buraya gel de sana cennetin yolunu göstereyim.

Çocuk, papazın niyetini sezerek:

Kilisenin yolunu dahi bilmiyorsunuz, cennetin yolunu nasıl bileceksin ki? Der.

Hazret  (ks) Hasan-ı Basri’nin (ks) bir Kıssasını anlattı: Müritleri Hasan-ı Basri’ye dediler ki:

Ya Şeyh! Şeytandan pek incindik, gelir bizi yaramaz işlere iter. Elinize giren dünyayı sıkı tutun. Size gereken de budur. Der, hayırdan da men eder.

Şeyh cevap verir der ki: Şeytan şimdi burada idi sizden çok şikâyet etti ve dedi ki:

Şu Âdemoğullarına öğüt versen de benim hakkıma tamah etmeseler, kendi haklarına kanaat etseler, dedi. Allah’u Teâlâ dünya ve cehennemi bana mülk olarak verdi. Cenneti ve kanaat etmeyi de insanlara vermiştir. Şimdi insanlar kendi haklarını bıraktılar. Benim mülküme tamah ettiler. Ben bunların imanlarını almayınca dünyayı onlara veremem. Dedi.

Eğer siz şeytanın hilesinden emin ve salim olmak isterseniz hemen dünyayı terk edin. Dünya endişesini gönlünüzden çıkardığınızdan emin olunVesselâm.

Hazret (ks) Rasulûllah Efendimiz (sav) zamanında geçen hadiseleri Kıssa olarak nakletti:

İslâm kolaylıklar dinidir.

İslâm'ın kolaylıklar dini olduğunu gösteren, Asr-ı Saadet’te cereyan etmiş pek çok olay vardır.  Onlardan bazılarını burada anlatalım.

Enes bin Malik Hazretleri şöyle nakletti:

"Rasulûllah (sav) bir gün mescide girdi. İçeri girer girmez de mescidin iki direği arasına çekilmiş bir ip gördü. Rasulullah Efendimiz (sav) Bu ip nedir? Diye sordu.

Orada bulunan sahabeler şöyle cevap verdi: Bu, Zeynep'in ipidir. Zeynep, nafile Namaz kılarken ayakta durmaktan yorulunca, bu ipe tutunuyor, dediler.

Peygamber Efendimiz (sav): Hayır, (İbadete böyle güçlük olmaz.) Bu ipi çözünüz. Sizden biriniz sağlıklı ve sıhhatli oldukça Namazını ayakta kılsın. Yorulunca da hemen otursun ve namazını oturduğu halde tamamlasın." Buyurdu.

"Rasulûllah Efendimizin (sav) yanına biri gelip:

Ya Rasulûllah. Filânca bize namaz kıldırırken o kadar uzatıyor ki, nerdeyse namazı terk etmeyi ister hale geliyorum," dedi.

Peygamberimiz (sav) derhal cemaate hitaben bir konuşma yaptılar. Onu hiçbir konuşmasında o günkü kadar öfkeli görmemiştim.

Buyurdular ki: Ey insanlar. Sizler nefret ettiriciler misiniz?

Her kim halka namaz kıldırırsa sureleri kısa tutsun. Çünkü cemaatin içinde hasta, zayıf, hâcet sahibi olanlar bulunabilir." Dedi. Görüldüğü gibi Peygamber Efendimiz (sav) hiçbir zaman, insanları dinden uzaklaştıracak, soğutacak, nefret ettirecek davranışlara kızdığı kadar başka hiçbir şeye öfkelenmemiştir. Müslümanların vazifesi, insanlara İslâm'ın güzelliğini göstermek, onları dine ısındırıp sevdirmek, kolaylaştırmak, güçleştirmemektir. 

Hazret (ks) İnzivaya çekilmekle ilgili bir Menkıbe anlattı:

Asr-ı Saadet’te, adamın biri dağda bulduğu suyu bol, toprağı verimli, ıssız bir mağarada kendi başına inzivayaçekilip, cemiyetin kötülüklerinden, fitne ve dedikodularından kurtulmayı düşünür.Ancak kararını bir de Rasulûllah Efendimize (sav) açmak, O'nun bu konudaki görüşünü almak ister. Huzura gelerek der ki:

Ya Rasulûllah,  ben bir mağara buldum. İçinde suyu, önünde toprağı var.  Orada inzivaya çekilerek kendimi tamamen dünyevî şeylerden tecrit etmeyi; Uhrevî işlere, ibadet ve taata vermeyi düşünüyorum. Bu hususta siz ne dersiniz?"

Adamın cemiyet hayatını terk edip, ibadet için mağarada inzivaya çekilme fikrine Allah Resûlü (sav) şu ibretli cevabı verir:

Ben, Yahudilikle, Hıristiyanlıkla gönderilmedim. (Yani cemiyetten kaçma fikri onlara aittir.) Ben dosdoğru olan İslâm'la gönderildim. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki, mağarada tek başına gündüz akşama kadar nafile ibadetlerle meşgul olmaktansa, cemiyet içinde sabah yahut akşam, Allah (c.c) için azıcık yol yürümek, (İslâm'a hizmet için zahmet çekmek) dünyadan ve dünya içindeki her şeyden kat, kat hayırlıdır." Ve sözlerine şunu da ilâve eder: Cemaat içinde safta yer almanız da, inzivadaki atmış sene ibadet ve namazdan hayırlıdır."

İNZİVA: Tenha bir tarafa çekilmektir. Bir işe karışmamak. Dünya işlerini bırakmaktır.

TECRİD: Yalnız başına bırakmak tek başına hapsetmek. Dünya alâkalarını kalpten çıkarıp Allah’a (c.c) yönelmektir.

Hazret (ks) İslam dini kolaylıklar dinidir bu konuyla ilgili bazı Menkıbe’lerle açıklık getirdi:

Utbe bin Âmir anlatmaktadır:

«Kız kardeşim (Ümmü Hibban) Beytullah’ı yaya olarak ziyaret etmeyi adamış, fakat sonradan buna güç yetiremeyeceğini hissedince, meselenin Rasulûllah Efendimiz (sav)  den sorulmasını bana emretmişti benRasulûllah Efendimize (sav) sorduğumda şöyle cevap verdi: Önce yaya yürüsün, (sonra) bineğinin sırtına binip gitsin. Buyurdu.»

Hazreti Enes (r.a) anlatıyor: Resulü Ekrem (sav), iki oğlunun arasında, onlar tarafından taşınarak yürütülen bir ihtiyar kimse gördü. “Bunun zoru nedir? Niye bir bineğe binmiyor?” Diye sordu. Oğulları cevaben: Ya Rasulûllah Babamız yaya olarak Kâbe’ye gitmeyi adamıştı. Bunun için böyle yürütüyoruz, dediler.

Rasulûllah Efendimiz (sav): Şüphesiz ki Allah, (c.c.) bu ihtiyarın nefsine eziyetle yaptığı ibadetten müstağnidir, buyurdu ve ona, bineğine binerek Kâbe’yi ziyarete gitmesini emretti.

MÜSTAĞNİ: Kimseden. Menfaat beklemeyen. Bir şey. İstemeyen. Kimseye ihtiyacı. Olmayan.

Abdullah bin Mesut anlatıyor:

Rasulûllah (sav), vaaz hususunda, bize bıkkınlık gelmesin diye halimize bakıp ona göre gün ve saat kollardı.

Cabir bin Abdullah anlatmaktadır:

Rasulûllah (sav) bir seferde idi. Derken üzeri gölgelendirilmiş olduğu halde yanında insanlar toplanmış bir adam gördü “ Onun nesi var “ diye sordu. Oruçlu bir adam dediler. Rasulûllah (sav) bunun üzerine: “Seferde oruç tutmak halis bir iyilik ve fazilet değildir. Allah’ın (c.c) sizin lehinize.                (Menfaatinize) yapmış olduğu ruhsatlardan ayrılmayınız.” Buyurdu.

Hazret (ks) Bu Konudaki Sohbetini Şöyle Tamamladı:

Azizim, görüldüğü gibi Peygamberimiz (sav) hiçbir zaman, insanları dinden uzaklaştıracak, soğutacak, nefret ettirecek davranışlara kızdığı kadar hiçbir şeye öfkelenmemiştir. Müslümanların vazifesi, İslâm’ı insanlara daima güzel göstermek, onları dine ısındırıp. Sevdirmek, kolaylaştırmak, güçleştirmemektir vesselâm.

Hazret (ks) bu sohbetinde Ehl-i Sünnetin yolu hakkında bilgi verdi:

Ehlisünnet Ve'l-Cemaat olan selefi Salih’in akidesinin esaslarından birisi de, iyiliği emredip, kötülükten alıkoymalarıdır. Bu ümmetin hayırlı olma özelliğinin bu yolla kalacağına, İslam'ın emirlerinin en büyüklerinden biri olduğuna, İslam cemaatinin korunmasının, sebebi olduğuna da inanırlar. İyiliği emretmek, güç ve imkân oranında vaciptir. Bu hususta maslahat (İslam hukuku ve hükümleri) göz önünde bulundurulur.

Yüce Allah (c.c) Kuran’ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

"Siz insanlar için çıkartılmış en hayırlı bir ümmetsiniz iyiliği emreder, kötülükten vaz geçirirsiniz. Siz Allah'a da iman edersiniz" (Al-i İmran:110)

Peygamber Efendimiz (sav) de şöyle buyurmaktadır:

"Sizden kim bir kötülük (Münker) görürse, onu eliyle değiştirsin, gücü yetmezse diliyle, gücü yetmezse kalbiyle (değiştirsin, buğuz etsin). Bu imanın en zayıf halidir"

Ehl-i sünnet ve’l cemaat emir ve yasaklamada bulunurken yumuşaklığa öncelik tanınacağı. Hikmetle ve güzel öğütle davette bulunacağı görüşündedirler.

Cenabı Allah (c.c) Kuran’ı Kerimde şöyle buyurmaktadır:

«Rabbi’nin yolunda hikmetle, güzel öğütle davet et. Onlarla en güzel yolla mücadeleni yap.»

(Nahl–125)

İyiliği emredip, Münker’den alıkoyarken Allah’u Teâlâ’nın şu buyruğunun bir gereği olarak İnsanların verecekleri eziyetlere katlanmanın vacip olduğu görüşündedirler:

Bir başka ayeti kerimede şöyle buyrulmaktadır.

«İyiliği emret, kötülükten alıkoy, sana isabet edene de sabret çünkü bunlar kesin emredilen işlerdendir.» (Lokman:17)

Ehl-i sünnet, iyiliği emredip Münker’den alıkoyarken aynı zamanda cemaati korumak kalpleri birbirine ısındırmak, söz birliğini gerçekleştirmek, ayrılığı ve tefrikayı ortadan kaldırmak diye ifade edebileceğimiz bir başka esası da göz önünde bulundururlar.

Ehl-i sünnet ve'l cemaat her Müslüman'a nasihatte bulunur, bir (iyilik) ve takva" ölçüleri içerisinde yardımlaşırlar. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Din nasihattir"

Ehl-i sünnet ve'l cemaat Cuma namazı, farz namazların cemaatle kılınması, hac, cihat ve iyi ya da kötü olsunlar yöneticilerle birlikte -bidatlerin hilafına- (Dinde olmayan işlerin işlenmesine mani olarak ) bayramların yapılması gibi İslam'ın şiarlarının uygulanmasına dikkat ederler.

Farz namazları eda etmeye ve vaktinin başında cemaatle kılmaya gayret eder ve bu hususta ellerini çabuk tutarlar. Namaz vaktinin başı sonundan daha efdâldir. Namaz da huşu ve Tadil-i Erkan'a riayet edilmesini söylerler buda;

Allah (c.c) şu Buyruğunun gereğidir:

"Müminler gerçekten felah bulmuşlardır. Onlar ki namazlarında huşu içindedirler."

(Müminûn: 1–2)

Ehl-i sünnet ve'l cemaat geceleyin namaz kılmayı birbirlerine tavsiye ederler. Çünkü bu Peygamber’in (sav) izlediği bir yoldur. Yüce Allah Peygamberine Gece namazı kılmasını ve yüce Allah'a itaat hususunda bütün gayretini ortaya koymasını emretmiştir.

Hz. Aişe (r.an.ha) dan rivayete göre Peygamber (sav) ayakları çatlayacak hale gelinceye kadar gece namaz kılardı, Hz. Aişe (r.an.ha) Peygamber Efendimize (sav): Ey Allah'ın Resulü «Allah geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamış olduğu halde, niçin böyle. Yapıyorsun ?» Deyince.

Peygamberimiz (sav) «Allah'a çok şükreden kul olmayayım mı ?» Diye cevap vermiştir.

Ehl-i sünnet ve'l cemaat imtihana maruz kaldıkları konumlarda sebat gösterirler. Bu da belâlar karşısında Sabır ile rahatlık ve bolluk halinde Şükür ile ilahi kaza ve takdirin. Acı olanlarına da sabır ile olur.

Allah’u Teâlâ (c.c) şöyle buyurmaktadır:

«Sabredenlere de ecirleri hiç şüphesiz hesapsız verilir.» (Zümer:10)

Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:

«Şüphesiz ki mükâfatın büyüklüğü belânın büyüklüğü ile birlikte söz konusudur. Muhakkak Allah bir topluluğu sevdi mi onlara belâ verir kim razı olursa onun içinde (ilahi) rıza vardır. Kimde razı olmazsa onun içinde rıza yoktur.» H.Ş.

Ehl-i sünnet belâyı temenni etmezler ve Allah'tan belâ istemezler onlar belâlara karşı sebat gösterip gösteremeyeceklerini bilmezler. Ancak belâlara maruz kaldıklarında da sabrederler.

Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmaktadır.

«Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz Allah'tan afiyet dileyiniz onlarla karşılaştığınız takdirde ise sabrediniz.»

Ehl-i sünnet, mihnet ve sıkıntı zamanlarında Allah'ın rahmetinden ümit kesmezler, Çünkü yüce Allah bunu haram kılmıştır. Ancak belâ günlerinde pek yakın bir kurtuluş ümidi. Ve kesin ilahi yardımı ümit ederek yaşarlar. Çünkü onlar Allah'ın vaadine güvenirler, zorlukla birlikte kolaylığın olduğunu bilirler.Karşılaştıkları mihnetlerin sebeplerini kendi nefislerinde araştırırlar, kendilerine isabet eden mihnet ve musibetlerin ancak ellerinin kazandıkları sebebiyle gelip çattığı kanaatin de olurlar. Yardımın bazen günahlara veya hatalara düşmek yahut şeriata tabi olmaktaki kusur sebebiyle gecikmiş olabileceğini düşünürler.

Çünkü Allah’u Teâlâ (c.c) Kuran’ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

«Size isabet eden her musibet ellerinizle kazandıklarınız sebebi iledir» (Şura,30)

Mihnetlerde (sıkıntı, zahmet, eziyet) ve din uğrundaki çalışmalarında yeryüzü sebeplerine ve dünyevi aldanışlara güvenmezler. Ancak Kevni sünnetlerden gafil olmazlar (Tabiat olaylarının sel deprem gibi olayların Allah tarafından gerçekleştirildiğine inanmak) Yüce Allah'a (c.c) karşı takvalı olmanın, günahlardan dolayı mağfiret dilemenin, Allah'a güvenip rahatlık zamanlarında şükretmenin zorluktan sonraki kurtuluşun çabuklaştırılması için önemli sebepler. Arasında olduğunu kabul ederler.

Ehl-i sünnet nimete karşı nankörlük etmenin cezasından korkarlar. Bundan dolayı insanlar arasında yüce Allah'a (c.c) en çok şükreden ve hamd edenlerin küçük ya da büyük her nimet halinde bu hallerini sürdürmeye çalışanların onlar olduğunu görürsün.

Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur.

«Sizden daha aşağıda bulunana bakınız sizden daha yukarıda olanlara bakmayınız.

Çünkü böylesi Allah'ın üzerinizdeki nimetlerini küçümsememeniz için daha uygundur.» H.Ş.

Ehl-i sünnet güzel ahlâki değerler ve güzel amellerle bezenmeye çalışırlar.

Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:

«Müminler arasında imanı en mükemmel olanları ahlâkı en güzel olanlardır. Şüphesiz aranızda benim en sevdiğim ve bana kıyamet gününde konumu itibariyle en yakınınız ahlâkı en güzel olanınızdır. Mizana konulacaklar arasında güzel ahlâktan daha ağır hiçbir şey yoktur. Şüphesiz güzel ahlâk sahibi bunun sayesinde çokça oruç tutan namaz kılan kimsenin mertebesine bile ulaşır.» H.Ş.