Hızırbey

Hızırbey Haber Portalı

17:07, 04 Ağustos 2020 Salı
ADAP VE EDEP 1                                         BÖLÜM: (2/3)
ADAP VE EDEP 1

ADAP VE EDEP 1 BÖLÜM: (2/3)

Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir. (Nisa–1) Şüphesiz biz ona (insana) şah damarından daha yakınız. (Kaf–16)


Zikir sonradan lâtife-i ceset’e geçer. Böylece bütün azalar zikretmeye başlar. Bütün azalarda zikirden dolayı, uyanıklık ve uyanma oluşunca, buna zikri sultani denirBundan sonra tevhide ve nefy’ü ispat zikirlerine ve murakabelere geçilir.

Lâkin bunları kitaplardan öğrenmek suretiyle öğrenip, kendi kendine yapmak mümkün olmaz. Yapılsa da tesiri olmaz.

Zikrin en az miktarı beş bin adettir. Bir oturmada yaparsa, tesiri daha çok olur. Fakat bölüm, bölüm yapılırsa da olabilir. (Bu zikirlerde vukuf-u kalbî devamlı olarak gereklidir. Her ne kadar diğer lâtifelerin yerleri ayrı, ayrı ise de.) Salikler için yirmi dört saatte en azı yirmi beş bin dir.

Vukuf-u kalbî odur ki: Duyguları bütün meşgalelerden, düşünce, vesvese ve hayallerden temizlenmeli, (Allah’u ehad) lafzı şerifinden murat olan Allah’a bütün kalbiyle yönelmelidir. Kalbine yöneldiğinde; Bütün dikkatini kalbine toplayıp, kalbin ortasına ve derinliğine inmesi, bu duyguları kalbin derinliğinde hissetmesi lâzımdır.

Bundan sonra müride nefy’ü isbat telkin olunur: Vukuf-u tam için evvelâ bütün aklını ve idrakini kalbinin derinliğine indirdikten sonra, bütün hatıra ve vesveselerini kalpten çıkarmak kastıyla nefesini tutarak zikrini yapar, bitiminde nefesini şiddetle sonuna kadar boşaltır. Lâkin bu boşaltma vukuf kuvvetiyle olmalıdır. Zira vukuf kuvvetinin, her zaman, bütün akla gelen vesveseleri def etmekte ve kalbi temizlemekte çok büyük faydası vardır.

Sonra nefesini içine çekip göbeğinde saklamalı ve (Lâ) lafzının manasını düşünerek göbeğinden başının üstüne kadar uzatacak. Ve (ilâhe) kelimesini sağ omzuna indirecek ve hayalinde düşünecek. Ve (illâ) kelimesini sağ omzundan kalbin üzerine doğru uzatıp, (Allah) kelimesini kalbin derinliğine gayet şiddetle indirecek. Ve tek sayıda olmasına dikkat edilecek. Meselâ, 5, 7, 9, 11, 13, 15, 17. nefesinin yettiği kadar yapıp 21'de bitirecek. Ve 21'de veya nefesinin bittiği tek adette, (Muhammed’in-Rasulallah) diyecek.

İki nefes arasında da, (İlâhî ente maksûdî ve rıdàke matlûbî) diyecek. Fakat bütün zikir esnasında vukuf-u kalbîye dikkat etmek son derece önemlidir. Mutlaka 21 yapacağım diye, huzuru bozacak şekilde nefesi saklamaya çalışmamalıdır. Dünya işleri ile kalbin meşguliyeti, feyz kapılarının kapanmasına sebep olur.

Zikir şu şartlarla olur: 1-Niyet, 2-vukuf-u kalbî, 3-mülâhaza-i kelime-i (Muhammed’in-Rasulallah. İlâhî ente maksûdî ve rıdàke matlûbî.) 4-tek sayıya uyulacak.

Böylece (Lâ)'yı göbekten dimağa uzatmak; (ilâhe)'yi sağ omuzda, (illâ)'yı kalbe doğru uzatmak; (illallah) kelime-i Tayyibesini sertçe kalbe indirmek. Zikri aç karnına yapmak. "Çok açlık ve çok tokluk feyze engeldir." demişlerdir.

Bütün bunları, mutlak bir Mürşidi Kâmilden ders alarak yapmak gerekir. Kendi kendine yapmağa çalışmakla, vaktin ve ömrün ziyan edilmesinden başka bir şey elde edilmez; Tıbbın, kimyanın kitaptan öğrenilmesi mümkün olmadığı gibi... Böyle Kâmil ve Mükemmil. Bir üstat bulmak için de doğuyu, batıyı gezip bulmağa çalışmak gerektir.

Nasıl ki demirin yumuşaması için, ateşin içine girmesi ve orada yumuşayıncaya kadar durması lâzımsa; Hallerin de böylece erbabına lâyık ve kâmil bir hizmet neticesinde elde edileceği anlaşılır.

Bundan sonra salike ehadiyyet, maiyyet ve sair murakabeler öğretilir. Daha sonra velâyet-i suğrâ ve velâyet-i Kübra vardır ki, Allah’u Teâlâ’nın lütuf, kerem ve inayetine bağlıdır.

Nübüvvet mertebesi Peygamber Efendimiz'in (sav) ahirete teşrifleri ile tamam olmuştur; fakat velâyet makamı devam etmektedir. Bazı zevat-ı kiram Resulallah’a (sav) uyup, sünnete tam mutabaat ettiklerinden, hassaten Resûlallah Efendimizin (sav) nurundan faydalanırlar.

Kuran’ı Kerim de Cenab-ı Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihat ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah'ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah'ın lütfu ve ilmi geniştir. Buyrulmuştur. (Mâide: 54)

Şu muhakkak bilinmelidir ki, maksudun, yani muradın ve gayen hakikatte mabudundur. O halde insanın evvelâ içini bütün boş maksatlardan yani Allah'ın rızasından gayri her hatıradan temizlemesi ve boşaltması gerektir. Çünkü dolu kaba, içindekini boşaltmadıkça bir şey koymak nasıl mümkün değilse, kalpleri de Hak rızasından gayri, dünya emellerinden ve maksatlarından boşaltmadıkça, oraya nur-u ilâhi girmez! Kötü huy ve ahlâktan temizlenmeyen insanda, iyi huy ve ahlâkların belirmesine imkân olamayacağı bilinen bir olaydır.

Ve yine sadatlarımız diyorlar ki: Bir kimsenin maksudu Allah’tan gayri olursa, kâmil ve olgun bir Müslüman olamaz.

Bu konudaki Hadisi Şerifler şöyledir:

Müminler bir bina gibidir. Müslümanlar bir vücut gibidir. Müslüman o kimsedir ki, bütün Müslümanlar onun elinden, dilinden selâmettedir.

<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<

Bu mertebelere ulaşmak ancak hakikî Müslümanlıkla olur.

Gerek Hayatta Olan ve Gerek Ahirete Göçen Evliyaullahın Ziyaret Adabı

1- Evvelâ niyeti halis olmalıdır. "O zat Evliyâullahtan bir velidir." Diye inanmalıdır. Müritlerin ziyaretinde ise, yalnız Hakk'ın rızasını talep etmeli, dünyevî ve uhrevî başka bir talebi ve niyeti olmamalı. Mürşid’i Kâmil’leri İmtihan etme niyeti olmamalıdır. Aksine onların sayesinde Yüce Mevlâ’nın hoşnutluğunu kazanmak için yanlarında olmalıdır.

Çünkü istifade etmek için değil de, imtihan etmek için kâmil bir mürşide giden kişi melundur. (Salih kullardan olmadıkları malumdur.)

Nitekim şeyhi imtihan etmeyi niyet edenlerin lanete uğrayacakları İbn-i Hacer kitabında açıklamıştır.

Ayrıca Mürid, Mürşidinden özellikle keramet görmek için intisap etmemeli ve de böyle düşüncede olmamalıdır. Çünkü keramet aramak, ona inanmamak ve teslim olmamak anlamına gelir ki. Velilik de keramet şart kılınmamıştır. Ve kerameti olan şeyhin, kerameti olmayandan daha faziletli olmasına da alâmet değildir.

Bazen olur ki, Şeyhte keramet olur, fakat açığa vurmasına izin verilmiş olmaz. Ya da izinli olur, ama açığa vurmasına gerek görmez, bunu da dikkatten uzak tutmamak lâzımdır.

Bir istikametin bin kerametten üstün olduğunu da iyi anla ve hiç unutma!

Cenab-ı Hakk’ın kulundan başlıca istediği şey, istikamettir. Nitekim yüce Allah’ın (c.c) kulundan istediği, onun istikamet üzere olmasıdır. Yüce Allah’tan (c.c) hepimizi istikamet ve hidayette daim kılmasını niyaz ediyoruz,(Âmin)

İkincisi. Abdestli ve Gusüllü olmak lâzımdır.

Üçüncüsü. Mürşidine rabıta ederek yolda bir Fatiha, üç İhlâs okumalı ve ruhaniyetine hediye etmelidir.  Bütün günahlardan, amellerindeki kusurlardan istiğfar etmeli, kendi nefsini asi bilmeli, amellerinin olmadığını kabul etmeli,  kendisinin bir şey bilmeyen cahil olduğunu kabul etmelidir.

Mürşidin müritleri imtihanı için, Hazret-i Musa (a.s) ve Hazret-i Hızır (a.s) arasında vaki olan kıssayı hatırlamalı. Yol esnasında yorgunluk ve meşakkatten sızlanmayıp, Allah’ın rızasını kazanmak için gittiğini bilmeli. Zira mürşidini ziyarete giden müridin niyeti Allah’ın rızasını kazanmak içindir.  Samimi bir sevginin, muhabbetin alâmeti ise, Allah’ın rızasını talep yolunda eza ve cefalara katlanmaktır.

Mürşidinden feyz ve manevi yardımdan başka bir şey talep etmemeli. Zahiri Muamelede kendi ile alakadar olmasını ve konuşmasını üstadından beklememelidir. Zira Mürşidi Kâmil olan üstatlar muhabbet ettiği kimse ile dünyaya ait sohbet yapmazlar. Ve ziyaret ettiği Mürşidi Kâmilin ilim ve ameline, batınına kemaliyle inanmalı. Gördüğü hareketlerin hikmet ve maslahat icabı olduğunu bilmeli. Ve Mürşidi Kamiller hakkında hayal ettiği yanlış düşüncelerden tövbe etmelidir.

Dördüncüsü; Ziyaret kastettiği zat ister hayatta ve ister ahirette olsun, hizmetine giderken feyz almak için kalbini onun kalbine, bağlayarak, hizmetinde bulunduğu sürece aynı hal üzere olmalı.

Bu dört şartta Mürşidi Kâmilin hayatta veya vefat etmiş olması birdir.

Beşincisi; Kapılarından her bir kapıdan geçtikçe, (Esselâmü aleyküm, tahiyyeten minnî ileyküm) deyip, Fatiha ve İhlâs okumalıdır.

Altıncısı; Ziyaret ettiği Mürşidi Kâmil vefat etmiş ise, arkasını kıbleye çevirip, yüzünü vefat edene karşı ve ayağı ucuna yakın durmalı. Ayakta selâm verip, Fatiha ve İhlâs-ı Şerif okumalı ve sonra oturup kur’an okumalı. Sonra O kabirde bulunan velinin kalbini kendi kalbine yapıştırdığı halde, kalbinden istifade etmeli ve kendi kalbini ölünün kalbinden bir miktar aşağıda bulunduğunu hayal etmeli. Ve bu halde iken gaflet etmemeli. Gayet sızlanarak ve yalvarmalı,  üstadının kalbinden kendi kalbine feyzin ulaştığını hüsnü zan etmeli.  Zira feyzin ulaşmasına sebep olan, itikat ve ona hüsnü zandır; Bizzat görmek ve anlamak değildir.

Dikkat; Sonra dua etmeli. Mürşidini vesile edip Allah’tan affını dilemelidir.

Yedincisi; Fatiha ve İhlâs veya aşr-ı şerif okuyup, (Esselâmü Aleyküm tahiyyeten minnî ileyküm etevesselü biküm fî teshîl-i umûrid-dünyeviyyeti vel-uhreviyye) diye. Okuyarak girdiği gibi, yine okuyarak çıkmalı. Münasebetsiz hallerden son derece sakınmalı. Sağına soluna bakmamalı.

Ziyaret usulünün en güzeli budur.

Hazret (ks) Müridin Mürşidine olan adabıyla ilgili bir menkıbe anlattı:

Mürşidi kâmil’lerden biri Hac’ca gitmeye karar verdi. Şeyh olan Halifelerinden birine haber göndererek dedi ki:

Müritlerden birini bize versin de o mürit bizimle beraber Hac’ca gelsin.

Halifesi, bir dervişine beraberinde Hac’ca gitmesini tembih ederek, dervişi Mürşidi kâmil’le gönderdi. Yolda giderlerken dervişe, Mürşidi kâmil olan üstat dedi ki:

Adın nedir derviş der?

Derviş: Bana filân oğlu filân derler. Diye cevap verir. Mekke’ye varıp gelinceye kadar bundan başka bir söz daha söylemedi. Mekke’den dönülünce derviş şeyhine iade edildi. Kendisine ve şeyhine ne verdilerse aldı ve şeyhine götürüp teslim etti. Şeyhinin elini öptü ve hizmetiyle meşgul oldu. Birkaç gün sonra şeyh, efendi üstadının yanına geldi:

Hoş geldin, Safalar getirdin, dedi. Acaba bizim dervişten memnunlar mı? Diye sordu. Hacdan gelen zat, dervişin şeyhine şöyle cevap verdi:

Gönderdiğin derviş iyi bir derviş, lâkin çok konuşur.

Ne yaptı da çok konuştu sizi üzdü efendim der?

Ben ona adını sordum. O bana hem adını ve hem de babasının adını söyledi. Böylece edepsizlik etti. O dervişin küstahlığını giderirsen iyi olur der.

İşte bu kadar söz dahi irşat meşrebinde edebe muhalif düşer!

Bu sebepten müritler şeyhlerinin huzurunda asla çok konuşmamalıdırlar. Sorulduğunda ancak sorulana cevap vermelidirler.

Sadatlarımızdan biri şöyle söylemiştir:

Şeyhim bana:“Çok söyleme. Küstah ve edepsizlerden olursun. Şeyhlerin huzurunda müritlere konuşmak çok ayıp olur, dedi.”

“Bundan sonra şeyhimin huzurunda zarurî haller dışında hiç konuşmadım.”

Hazret (ks)  Edep Hakkında bilgi verdi:

Mürid edepli olması lâzımdır. Yani konuştuğunda dilini koruması lâzımdır. Konuşmadığı yalnız kaldığı zamanda kalbini koruması lâzımdır.

Bahaüddin Nakşibent (k.s) şöyle buyurmuştur:

“Tarikat edepten ibarettir” (Et-tarikatü küllühâ edebün) hükmü gereğince bu yüce yola salik ve Hakka talip olan Allah (c.c) kullarının tam anlamıyla edepli olması şarttır.

Edep de üç kısımdır:

1-    Allah’u Teâlâ’ya karşı olan edeptir.

2-    İkincisi, Resul-ü Ekrem’e (sav) karşı olan edeptir.

3-    Tasavvuf büyüklerine karşı gösterilmesi gereken edeptir.

Hak Teâlâ’ya karşı olan edeb: Yüce Allah’ın (c.c) her emrini fiilen ve kalben, zahirde ve batında tam bir kullukta bulunma şartıyla yerine getirip Allah’tan (c.c) gayrı her şeyden,  tamamen bağlılığını kesmektir.

Peygamberimize (sav) olan edep; Müminin, kendisini, Hak Teâlâ’nın Resulü’ne söylettiği:

“Bana tabi olunuz ve emrime itaat ediniz.”

Emri makamına eriştirmesidir ki, bütün hallerinde o makamın ve Hazreti Peygamber’e (sav) ümmet olmanın gerektiği hürmeti bilip gözetsin ve emri muhafaza etsin. Bütün düşünce ve hareketlerini O’nun sünnetine uydursun. Ve Hakk Teâlâ ile bütün mevcudat arasında, O’nun vasıtasıyla ve O’nun aracılığıyla olduğunu gereği gibi anlasın. Ve insanların, cinlerin, diğer tüm varlıkların O yüce Peygamber’in (s.a.v) izzet kapısı eşiğine baş koyarak O’na itaat dairesinde olduklarını bilsin.

Tasavvuf büyüklerine karşı gösterilmesi gereken edep:

Hakiki manadaki Mürşid’i Kâmil’ler Peygamberimizin sünnetine tam bir bağlılıkla tabi olduklarını, halkı Hakk Teâlâ’ya eriştirmeye davet makamında bulunduklarını bilmektir. Ve bu bilgi sebebiyle, İhlâslı bir mürid için gerekli olan şey, şeyhinin gerek gıyabında ve gerekse huzurunda edebe ziyadesiyle riayet edip özen göstermesidir.

Çünkü hakiki manadaki Mürşid’i Kâmil’ler, basiret sahibi kimselerdir. Onların gönül gözleri açık olup, Yüce Allah’ın (c.c) ezeli lütuflarını bilirler ve ona göre davranırlar. Hepsi de kerem sahibidirler. Saliklerin kusur ve hatalıklarını görür, Allah’ın (c.c) izniyle affederler ve tedavi ederler.

Bununla beraber Mürşitler, saliklerinde meydana gelen yaramaz durumları ve kötü huyları görürler ve acıyıp o huy ve hallerden Allah’ın (c.c) izniyle vaz geçirirler.

Mürşitler avcıya benzerler. Nasıl ki avcılar o ince avcılık hünerleriyle vahşi canavarları bile avlayabilirler ve o hayvanlarda olan vahşet sıfatını giderip onları terbiye ederler. Ehlileştirir ve onlara bir takım hünerler ve marifetler bile öğretirler.

Mürşitler de yerinde ve zamanında aldıkları güzel tedbirlerle azgın ve isyankâr nefislerin isyan ve tuğyanlarını Allah’ın (c.c) izniyle bastırır, onları itaatkâr, boyun eğer duruma getirirler.

Daha sonra kulluk edebini öğretip ilahi sırları gösterirler. Yüce Allah’ı (c.c) tanıtırlar ve O’na yaraşır hizmette bulundururlar.                                                          

Hazret (k.s) bu sohbetinde: Müridin Niyet edebi konusundan bahsetti:

İradesinde ve isteğinde gerektiği şekilde samimi ve doğru olan Mürid için niyet edebi şudur: Azizim, Sadık bir müridin niyeti ve maksadı, dünyaya ve ahirete ait bazı amaç ve gayesi. Cennete girme, cehennemden korunma ve ibadetlere karşılık ve batini (kalbe ait) haller olan; Manevi yakınlık, velilik (keramet sahibi olmak) ve insanları etkilemek ve (irşad) yol göstericilik, (marifet) kul ile Allah arasındaki perdenin kalkması gibi makamları. Ve diğer Allah’ın (c.c) rızasının dışında olan şeyleri murad etme, isteme olmamalıdır.

Niyetin tek şartı şudur ki:

Müridin hedef ve niyeti, mürşidi vasıtasıyla manevi kalbin yüzünü Allah’ü Teâlâ’ya kulluk edepleriyle beraber sadece Allah’u Teâlâ’nın rızasını elde etmek olmalıdır.

Sadatlarımız bu konuyu şöyle açıkladılar: “Mürid, Allah’u Teâlâ’nın Zat’ına manen yöneldiğinde, Allah’u Teâlâ’nın sıfatlarına manen yönelmesi doğru olmaz. Çünkü Zat’a manen yönelmek, sıfatlara manen yönelme mertebesinden daha yüksektir.”

Bilinmelidir ki: “ Allah’u Teâlâ’nın Zatına yönelmek” demekten murad, manen yönelmenin dışında Asıl ve hakikat itibarıyla yönelmek ve düşünmek doğru değildir. Çünkü böyle bir yöneliş, mekân mefhumuyla olacağından iddiası bile caiz olmayıp, Cenabı Hak’ka zaman ve mekân tahsis etmek uygun değildir, Cenabı Hak zaman ve mekândan münezzehtir bunları düşünmek de haramdır. Bu ayrıcalığı iyi anla!

İşte bu zikrettiğimiz teveccüh sadece “ Zat-i Muhabbet” sahibi olanlara mümkün olur.

Çünkü mürşidi kâmillere göre Allahu Teâlâ’nın(c.c) lütuf ikram ve kahır azabı birbirine eşittir.

Nitekim Sadatlarımız: “ Sevgiliden sadır olan bütün işler sevgilidir.” demiştir.

Mürid Olmayan Kimselerin Niyeti:

Mürid olmayan kişinin niyeti, (herhangi bir tarikata intisap ederek) sadece Allah’ın (c.c) rızasını kazanmak olmalıdır.

Hakiki manadaki Mürşid’i Kâmil’ler, Basiret sahibi kimselerdir. Mürşid’i Kâmil’leri İmtihan etme niyeti olmamalıdır. Aksine onların sayesinde Yüce Mevlâ’nın hoşnutluğunu kazanmak için yanlarında olmalıdır. Çünkü istifade etmek için değil de, imtihan etmek için Kâmil bir Mürşide giden kişi melundur. (Salih kullardan olmadıkları malûmdur.)

Ayrıca mürid, mürşidinden özellikle keramet görmek için intisap etmemeli ve de böyle düşüncede olmamalıdır. Çünkü keramet aramak, ona inanmamak ve teslim olmamak anlamına gelir ki.  Velilik de keramet şart kılınmamıştır. Ve kerameti olan şeyhin, kerameti olmayandan daha faziletli olmasına da alâmet değildir. Nitekim Şeyhi imtihan etmeyi niyet edenlerin lânete uğrayacakları İbn-i Hacer kitabında açıklanmıştır.

Bazen olur ki, şeyhte keramet olur, fakat açığa vurmasına izin verilmiş olmaz. Ya da izinli olur, ama açığa vurmasına gerek görmez, bunu da dikkatten uzak tutmamak lâzımdır. Bir istikametin bin kerametten üstün olduğunu da iyi anla ve hiç unutma! Cenab-ı Hakk’ın kulundan başlıca istediği şey, istikamettir. Nitekim yüce Allah’ın (c.c) kulundan istediği, onun istikamet üzere olmasıdır. Yüce Allah’tan (c.c) hepimizi istikamet ve hidayette daim kılmasını niyaz ediyoruz, âmin

Hazret’in (ks)  adap konusundaki tavsiyeleri:

Kendini yok bileceksin. Vücudunu Allah (c.c) yolunda harca. Bu etimiz, kemiklerimiz zaten toprak olacak. Toprak olmadan, dünyada rahatımızı düşünmeden, eziyet çekerek, Allah (c.c) yolunda hizmet etmek lâzımdır. Allah’ı (c.c) görüyormuşuz gibi iş yerimizde evde, nerede olursa olsun edepli olacağız. Belki biz Allah’ı (c.c) göremiyoruz ama Allah (c.c) bizi görüyor.

Eski müritler bir an Allah’tan (c.c) gafil olsalar feryadı koparırlardı. Ah çekip ağlarlardı. Pişman olurlardı ama bizim namazımız geçiyor hiç üzülmüyoruz, gülüyoruz, hiç üzülmüyoruz.

Şimdiki müritler sanki şeyh olmuşlar. Kendi şeyhine adap gösteriyor, başka şeyhlerin yanında adap yok. Evet, mürit kendi şeyhini üstün görecek ama diğer şeyhlere de adabı, edebi kendi şeyhine karşı nasılsa öyle olacak. Mürit kendi şeyhinden fayda görmüyorsa başka şeyh arayacak. Nerede fayda görürse orada kalacak. Yalnız şuna dikkat etmek lâzımdır fayda görmediği şeyhi küçümsemeyecek. Böyle küçümseyen adapsız müritlere ne demek lâzım? Neuzü billâh bizler böyle olmayalım.

Mürit kendini yok bilecek. Allah (c.c) yolunda varlığını harcayacak. Bu etimiz ve kemiklerimiz zaten bir gün toprak olacak. Toprak olmadan, dünyada rahatımızı düşünmeden başımıza gelen eziyetlere katlanmalı ve sabır göstermeliyiz. Allah (c.c) yolunda hizmet edeceğiz. Allah’ı (c.c) görüyormuş gibi işimizde ve her yerde edepli davranacağız. Allah’ın (c.c) bizi gördüğünü unutmayacağız.

Bir müridin tenha bir yerde bir kadınla konuştuğu görülmüş. Üstada şikâyet ediyorlar, üstat da had (kırbaç) cezası gerekir diyor. Kendine soruyorlar konuştuğun kadın kimdi, teyzesi olduğu ortaya çıkıyor. Bu şekilde eski müritler her şeye dikkat etmişler.

Azizim, Küçük günahlara dikkat edin. Hafife almayın. Hafife alınırsa bu küçük günahlar büyük günahlara sebep olabilir. Unutmayın ki taviz tavizi gerektirir. Hafife aldınız mı çok büyük günah olur.

Hayâ imandandır, imanı çok olanın hayâsı çok olur.

Edep, bir toplumda örf, adet ve kural halini almış iyi tutum ve davranışlar veya bunları kazandıran bilgi anlamında kullanılan terimdir. Terbiye, sözle, davranışlarla insanlara güzellikle muamele etmek, güzel ahlak, usluluk, hayâ, sünnete uygun hareket etmek demektir.

İmamı Rabbanî, edebi şöyle tarif eder: “Bilesin, adapta meselâ bir edebi korumak, mekruhlardan isterse tenzihi mekruh olsun bir mekruhu terk etmek, zikirden, tefekkürden, murakabe ve teveccühten çok daha efdaldir.”  (Tenzihi mekruh: Helâle yakın)

Yunus ne güzel söylemiş:

Ehli diller arasında aradım, kıldım talep.

Her hüner. Makbul imiş. İllâ edep. İllâ edep.

<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<

Gönül ehillerinin dilinde edep şöyle dile getirilir:

Edep; bir taç imiş Nur-u Hüda’dan. Giy ol tacı, emin ol her belâdan.

Edep bir taç imiş,

Nuru Hüda’dan

Giy o tacı emin ol her belâdan,

<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<

Hazret (ks) Allah’a karşı edep konusunu şöyle anlattı:

Edep; Allah’u Teâlâ’nın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak, ihsan derecesine ulaşmaktır. Kişinin Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmesidir. Rabb’ini göremiyorsa da Allah (c.c.) onu görüyor. Hatta Allah’ın ayetleri okunurken, ayetlerin bizim şahsımıza hitap ettiğini hissedebilmek gerekir. Kalbimizde imanın. Lezzetini tadarak. Yaşayabilmek.

Sadatlarımızın tavsiyelerinde: Allah’a karşı edep; Nerede, ne zaman ve kimde zahir olursa olsun, Hakk’ı kabul edip, ona boyun eğmek, ondan geleni asla reddetmemek ve her vakit ondan razı olmaktır. Hakiki edep, Allah’ta kulun yok olmasıdır. Edep, Allah’la beraberliği hissetmektir.

Allah’u Teala Kur’an-ı Kerim’de kulunu şöyle görmek istiyor:

Nerede olursanız olun Allah sizinle beraberdir. (Hadid- 4)

Rabb’in her an gözetlemektedir. (Fecr- 14)

Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir. (Nisa–1)

Şüphesiz biz ona (insana) şah damarından daha yakınız. (Kaf–16)

Allah’a karşı edebin en güzeli, bu yakınlığı her an hissedebilmektir.

Davudi Taî şöyle anlatır: Yirmi yıl Ebu Hanife hazretleri ile birlikte bulundum. Bu zaman zarfında ayaklarını uzattığını hiç görmedin. Kendisine: Yalnızken ayağını uzatmanda ne mahzur var? Dedim. Bana: Cenab-ı Hak karşısında edepli olmak daha efdaldir, dedi. İhsan derecesine ulaşan ehlüllah hep böyle düşünürler.

Gönül. Ehillerinin dilinden.

ALLAH’IN TOKATI:

Hak sillesinin sedası yoktur.

vurdumu devası yoktur.

<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<

Hazret (ks) Rasulullah’a (sav) karşı edep hakkında şu bilgiyi verdi:

Fahri kâinat Efendimizi (sav) beşeri, kavrayışla anlamak ve insani anlayışla kavrayabilmek mümkün değildir.

Allah’u Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de Peygamberimizin ahlâkını şöyle beyan buyuruyor:

“Şüphesiz sen büyük bir ahlâk üzeresin.” (Kalem- 4)

Peygamberimiz (sav) ise şöyle buyuruyor: “Beni Rabbim edeplendirdi de ne güzel edeplendirdi.” İşte nuru Muhammedî, edepte insanlık için en güzel örnektir.

Rasulullah’ın edebi ile edeplenmek bize emanet olarak bıraktığı Kur’an ve sünnet emanetine sarılmakla mümkündür. Çünkü. Allah’u Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: ,

“Peygamber size ne verdi ise onu alın ve size neyi yasakladı ise ondan sakının.” (Haşr:10)

Peygamberimizin (sav) Sünnetlerini dikkate almadan Kur’an-ı Kerim’i bütünüyle anlamak. Mümkün değildir. Zira dinin bütün hükümlerini Kur’an-ı Kerim’den öğrenemeyiz.

Meselâ: Kuran'ı Kerim Namazdan bahseder, fakat nasıl kılınacağı, rekâtı, rükûsu, selâmı ve ayrıntıları sünnetle öğrenilir. Zekâtın verilmesini emreder, fakat zekâtın hangi cinsinden, kaçta kaçı verileceği; Kurbanın cinsi, yaşı, insani ilişkilerde edebin sınırları ancak sünnetle anlaşılır. Rasulullah’ın (sav) sünnetinden uzak kalanların sonları hüsrandır.

Hz. Âişe annemize göre de Rasulullah’ın ahlakı Kuran’dı.

Peygamberimiz ümmet için hatta insanlık için her konuda en güzel örnektir. O’nun sünnetini yaşantılarına rehber edinenler bahtiyar insanlardır.

Peygamberimizin edebiyle edeplenen, onun nurlu yolundan istifade edebilir.

İşte bu faydalara nail olan güzel insanlardan birkaç örnek:

Mescidi Nebevî’nin tamirinde abdestsiz hareket etmeyen Osmanlı’nın güzide insanları, çekiçlerine keçe bağlayarak Rasulullah’ın ruhaniyetini rahatsız etmekten çekinmişlerdir.

İmamı Malik, Allah Resulü’nün bastığı toprağa hürmeten Medine-yi Münevvere’de hayvan üstüne binmedi, ayakkabı giymedi.

Peygamber Efendimiz (sav) orduya yardım talebinde bulununca: Hz. Ebu Bekir (r.a.), servetinin tamamını getirmiş, Rasulullah’ın: “Çoluk çocuğuna ne bıraktın ya Ebu Bekir?” Sualine de büyük bir iman vecdi ile:“Allah ve Resulünü.” diye cevap vermiştir.

Bugün ümmet-i Muhammed olan biz müminler edebimizi ne kadar muhafaza ediyoruz? Çocuklarımızın giysisi, tahsili, kısacası hayatımız Rasulullah’ın (sav) hayatı, edebi ile ne kadar benzerlik taşıyor?

Rasulullah Efendimize (sav) uyanların özelliği kötülüğü emredip, iyiliği yasaklamalarıdır.

Neticede edebini kaybedenler hem dünyasını, hem de ahiretini kaybeder. Belki de bunu bile fark edemezler.

Hz. Mevlana buyurur: “Kalbim, ‘İman nedir?’ Diye aklıma sordu. Aklım da, kalbimin kulağına, ‘İman, edepten ibarettir.’ Diye fısıldadı. Onun için edepsiz kimseler, yalnız kendisine kötülük etmiş olmaz. O belki edepsizliği yüzünden bütün dünyayı ateşe vermiş olur.”

Hazret (ks) Müminlere karşı edebi izah etti:

Allah’u Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki esirgenesiniz.” (Hucurat -10)

“Ey inananlar! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın, belki de onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da başka kadınları alaya almasınlar, belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın; birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın; İnandıktan sonra yoldan çıkmış olmak ne kötü bir addır. Tövbe etmeyenler, işte onlar zalimlerdir.” (Hucurat -11)

“Ey inananlar! Zannın çoğundan sakının, zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin suçunu araştırmayın; Kimse kimseyi çekiştirmesin; Hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır? Ondan tiksinirsiniz; Allah'tan sakının, şüphesiz Allah tövbeleri daima kabul edendir, acıyandır.” (Hucurat -12)

“Toptan Allah’ın ipine sarılın, ayrılmayın.” (Al-i İmran- 103)

Müminler hakkında Allah (c.c) işte böyle buyuruyor. Müminler, Ensar ve Muhacir gibi kardeş oldukları zaman her şey güzel olacak. Ensar ve muhacirler kendi ihtiyaçları olmalarına rağmen kalplerinde hiç bir sıkıntı duymadan kardeşlerini kendilerine tercih ediyorlardı. İşte kardeşlikteki Allah rızası için olan sevgileri bu halde idi.

Peygamberimiz (sav) ise müminlerin vasıflarını ne güzel ifade buyuruyor:

“Müminlerin dertleriyle ilgilenmeyen onlardan değildir.”

“Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu zelil etmez, ona kötü harekette bulunmaz, onu terk etmez, ona hakaret etmez.”

Ensar: Yardımcılar. Peygamberimiz Resul-ü Ekrem (sav) Mekke'den Medine'ye hicretinde Onun mücadelesine iştirak. Edip ona yardımcı, muhafız vaziyetini alan ve Cenâb-ı Hak'tan. Ve Hz. Peygamber'den (sav) yardım dileyen.

Muhacir: Mekke’den Medine’ye göç eden, bir memleketten kalkıp, başka bir yere yerleşen. Allah'ın yasak ettiğinden uzaklaşan demektir.

Neticede: Müslüman’lar ancak Kur’an ve sünnet ölçüleri içerisinde hayatlarını devam ettirirlerse, o zaman edeplerini muhafaza edebilirler. Aralarında huzur, güven ve muhabbet oluşur.

Hazret (ks) Kadınların edebini şöyle açıkladı:

Kadınlar da tıpkı erkekler gibi eşref-i mahlûktur ve yaratılış gayeleri Allah’a kulluktur.

Bu halin muhafazası ise ilahî ikazlara kulak vermek, dinin emirlerini yerine getirmekle mümkündür. Aksi halde bu değerlerini muhafaza edemezler. Özellikle bazı kadınların giysileri Kuran’a, sünnete ve edebe uymayan bir giysidir. Bu giysiler, cehennemlik alâmeti ve cahiliye adetlerinden olan.

Giysilerdir.

Ey hanımlar! Sizler günah aleti olamazsınız. Bu sizin imanınızla hiç bağdaşmaz. Gelin takva elbisesini giyinin de Hz. Fatıma (r.a.ha) ve Hz. Âişe (r.a.ha) annelerimize benzeyin. Bilin ki cehennem ateşinin azabı pek şiddetlidir. Bizi yaratan Rabb’imiz her an bizimle beraberdir. Bunu düşünelim.

Ey hanımlar! Edebinizi muhafaza edin. Peygamberimiz (sav) kadınların biatini alırken perde arkasından biatlerini kabul etti. Sahabe-i Kiram Peygamberimizin evine geldiklerinde, Peygamberimizin hanımlarından bir şey soracakları ve isteyecekleri zaman bir perde arkasından sormalarını Allah (c.c) emretti.

Allah’u Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

“Ey inananlar! Peygamber'in evlerine, yemeğe çağırılmaksızın vakitli vakitsiz girmeyin; fakat davet edilseniz girin ve yemeği yiyince, dağılın. Sohbet etmek için de girip oturmayın. Bu haliniz Peygamber'i üzüyor, o da size bir şey söylemeye çekiniyordu. Allah gerçeği söylemekten çekinmez. Peygamber'in eşlerinden bir şey isteyeceğinizde onu perde arkasından isteyin. Bu sayede sizin gönülleriniz de, onların gönülleri de daha temiz kalır. Bundan sonra ne Allah'ın Peygamber'ini üzmeniz ve ne de O'nun eşlerini nikâhlamanız asla caiz değildir. Çünkü bu, Allah katında büyük (bir günahtır).” (Ahzab - 53)

Allah’u Teala Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Müminlerin, Peygamberi kendi nefislerinden çok sevmeleri gerekir; Peygamber’in hanımları, onların analarıdır.”(Ahzab - 6)                                         

Bu ayeti kerimede “Analarıdır” ifadesi hüküm bakımındandır. Mahremiyet bakımından ise namahrem kadınlar gibi muamele edilmesi gerekir. Görüşmelerde edeplerinin bozulmaması ve bize de örnek olmaları için haremlik, selâmlık (kadın ve erkeklerin aynı oda vs yerlerde karışık oturmamaları)  Farz kılınmıştır. Bu emir, tüm mümin hanımlar için geçerlidir. Kur’an ve sünnette edebin sınırları bellidir.  Bu sınırlara dikkat edelim, şartlar ve ortam nasıl olursa olsun biz edebimizi koruyalım.

Allah’ım! Ümmet-i Muhammed’i Kuran’a mahkûm et. Kuran Ahlâkıyla Ahlâklandır.

Ehlisünnet velcemaat yolunda daim eyle. Âmin İnşaallah.

Hazret (ks) Takva Hakkında Şöyle tavsiyelerde bulundu:

EDEB: Güzel hallere ve huylara sahip olma ve utanılacak hareketlerden sakınma, her hususta haddini bilip, sınırı gözetme hâlidir.

Edep; Terbiye, güzel ahlâk, toplumun töresine uygun olumlu davranış, incelik, zarafet, kibarlık, utanma ve ar duygusu gibi anlamlara gelir. Edep, insanın değerini artırır. Edep, kişinin şeref tacıdır:

Edep bir taç imiş nur-i Hüda’dan, Giy ol tacı emin ol her beladan.

Sadatlarımız Edep konusunda şöyle buyurmuşlardır:

Edebi gözetmek, zikirden üstündür. Edebi gözetmeyen Hakk'a kavuşamaz.

Allah’ü Teâlâ’ya karşı edep, Allah’ın emirlerini yerine getirmekle olur. Avamın, halkın edebi, dinîn emirlerine uymak, havâssın, seçilmişlerin edebi, dinîn emirlerine uymakla beraber kalbi zikir (Allah’u Teâlâ’yı anmak) nuru ile aydınlatmak, gönülden. Allah’u Teâlâ’dan başka her şeyi çıkarmaktır.

Âdemoğlunun edepden nasibi yok ise insan değildir. Âdemoğlu ile hayvan arasındaki fark budur. Gözünü aç ve gör ki bütün Allah’u Teâlâ’nın kelâmının manası, ayet, ayet edepden ibarettir.

İnsanlar edebe ilimden çok daha fazla muhtaçtır.

En büyük edep, İlâhî hududu muhafaza etmek, gözetmek, Allah’u Teâlâ’nın emirlerine uymak, yasaklarından sakınmaktır.

Din büyüklerinin yolu baştan sona edeptir.

Bir kimsenin edepli olması, iyi kalblilik ve akıllılık alâmetidir.

Kul için güzel edepden daha iyi mertebe görmedim. Çünkü aklın hayatı edebidir. İnsan edep ile dünya ve âhirette yüksek derecelere kavuşur.

Edeb ehli edepden hâli olmaz, Edepsiz ilim öğrenen âlim olmaz.

İlim meclislerinde aradım, kıldım talep, İlim geride kaldı ille edep ille edep.

Edeb bir taç imiş nur-i Huda’dan Giy ol tacı emin ol her belâdan (Yunus Emre)

Namazın sünnet ve edeplerinden birini gözetmek ve tenzihi bir mekruhtan sakınmak; zikir ve tefekkürden üstündür.

İmam-ı Azam Ebû Hanife hazretleri namaz abdestinin edeplerinden bir edebi terk ettiği için kırk senelik namazını kaza etmiş, yeniden kılmıştır.

Allah’u Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

“Sen yüksek bir ahlak üzersin” (Kalem,4)

Peygamberimiz Efendimiz’de (s.a.v)  şöyle buyurmuştur;

“Ben en güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” İslâm en güzel Ahlâktır.

”Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi de en güzel yaptı.” buyuruyor.

Mevlana, “Bütün cihanı aradım taradım, iyi huydan daha güzel bir şey bulamadım.”

“Edebi, edepsizden öğrendim.”

“Kendini edepli kılmaktan aciz olanlar, başkalarını da terbiyede aciz kalır.”

“Efendi, bilmiş ol ki edep, insanın ruhudur. Eğer şeytanın başını ezmek istersen gözünü aç ve gör ki şeytanı öldüren edeptir.

Ehl-i diller arasında aradım kıldım taleb. Her hüner makbul imiş illâ edeb illâ edeb.

Yine Mevlana’dan iki beyit:

“Âdemoğlunun edepten nasibi yoksa âdem değildir.

Çünkü insan ile hayvan arasında fark edeptir.

Gözünü aç bak cümle kelâmullaha

Ayet, ayet bütün manay-ı Kur’an edeptir.

“Ey dost! Nefsini terbiye et. Zira dinin bütün yolları edeptir. ”

“Şeref, soy sopta değil, edeptedir. ”

Sadatlarımızdan bir kıssa şöyle anlatılır:

Allah sofrası, Musa kavmi için parasız pulsuz gelip durmaktaydı. Musa kavminden birkaç edepsiz, bir sağan sarımsak isteriz dedi. Gökten sofra gelmez oldu onlara da ekin ekmek orak sallamak zahmeti kaldı. Sonra İsa şefaat etti. Yine gökten sofra geldi. Küstahlar yine edebi terk etti. Dilenciler gibi sofradan artanları aşırdılar. İsa yalvardı, böyle yapmayın yine gelir. Ama aç gözlü tamahkârların yüzünden ilahi sofra yine gelmez oldu.

Şu gök edep yüzünden ışıklarla dopdolu bir hale gelmiştir. Melekler edep yüzünden suçtan arınmışlar, tertemiz olmuşlardır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v):

“Hiçbir baba çocuğuna güzel ahlaktan daha üstün bir miras bırakamaz.”

“Kişinin çocuğunu terbiye etmesi, bir ölçek sadaka vermesinden daha hayırlıdır.”

“Çocuklarınıza güzel terbiye ile ikramda bulunun.”buyurmuştur. HŞ

Hazret (ks) Takva konusuyla ilgili bir menkıbe anlattı:

İbrahim Edhem Hazretleri. Bir gece Mescidi-i Aksa'ya gider ve kapılarını kapayarak tenhaca ibadet ile meşgul olur. Bir gün gecenin üçte birinden sonra bir de bakar ki, kapılar açılır. Ve bir şeyh ile 40 tane müridi içeriye girip ikişer rekât namaz kıldıktan sonra, vaaz ve nasihat zamanında halka olup otururlar. Her nedense şeyh bazı düşüncelerinden dolayı susar. Müritleri de her halde yabancı birisi vardır da onun için konuşmuyor zannederek: «Ya Şeyh, burada bizden başka kimse olmaması gerekir.» dedikleri zaman şeyh:

Bilmez misiniz ki, İbrahim Edhem kırk gündür burada ibadet eder. Fakat asla ibadetin lezzet ve halâvetini duyamaz, buyurur.

İbrahim Edhem Hazretleri hemen şeyhin yanına gelerek:

Ya Şeyh, hakikaten kırk gündür burada ibadet ediyorum. Fakat hiç lezzetini duyamıyorum. Sebebini de anlayamadım. Lütfen hikmetini beyan buyurun, diye niyazda bulunur. Şeyh de:

Ya İbrahim Edhem, Basra'da bir hurmacıdan, hurma alırken bir hurma yere düşmüştü. Hâlbuki o, hurmacının olduğu halde, sen alıp kendinin zannederek yemiştin. Bu surette, senin olup olmadığını araştırman lâzım iken, nasılsa unutmuştun. İşte sebep budur, diye buyurur.

Bunun üzerine İbrahim Edhem, doğru Basra'ya gider ve hurmacıyı bulup, halini ifade ile helâllik diler. O da helâl eder. Lâkin bu vaziyet hurmacının kalbine son derece tesir ederek, ticareti bırakır ve evliyaullahın yoluna sülük ederek âbid bir kimse olur.

Bir kimse alış verişinde doğru olup haram ve şüpheli şeylerden çok sakınırsa, ibadetin lezzetini. Ve sefasını bulacağı şüphesizdir. Lokma çok önemlidir, lokmaya çok dikkat etmek lâzımdır.

Hazret (ks) bazı edep kurallarını kısaca şu şekilde açıkladı:

Azizim bizim geleneğimizde, biri konuşurken sözü kesilmez, yaşça veya bilgice büyük olan varsa o konuşur, diğerleri dinler. Büyüklerin yanında laubali hareket, ayakları uzatmak, bacak, bacak üstüne atmak, sigara içmek, sakız çiğnemek, elinde tesbih çekiyorum diye tesbih şakırdatmak. Elleri arkaya ya da cebe koymak edep dışı sayılmıştır. Sofrada önce aile büyüğünün yemeye başlaması, su içileceği zaman önce büyüklere sunulması da edeptendir. Eve girerken selâm vermek, geç kalınmışsa sormadan açıklama yapmak, bir yere giderken müsaadenizle diye izin istemek de edeptendir.

Edepsiz kişi, insanlardan utanmaz, onların kınamasını umursamaz. Edepsizlerin ar damarı çatlaşmıştır. İnsandan utanmayan Allah’tan da korkmaz ve utanmaz. Kork, Allah’tan korkmayandan denilmiştir. Zira Allah’tan korkmayandan her türlü kötülük beklenir.

Edep ile ahlâk arasındaki fark:

AHLÂK: İnsanda yerleşmiş huylardır.   

Peygamberimiz Efendimiz’de (s.a.v)  şöyle buyurmuştur;

İyi huyları tamamlamak, iyi ahlâkı dünyaya yaymak için gönderildim. (H.Ş)

Allahü teâlânın en sevdiği şey, güzel ahlâktır. (H.Ş)

İçinizde en sevdiğim kimse, ahlâkı en güzel olanınızdır. (H.Ş)

İnsanları memnun etmek için malınız yetmez. Ancak güler yüz ve güzel ahlâkla onları memnun edebilirsiniz. (H.Ş)

Sadatlarımız bu konuda şunları söylemiştir:

İslâm âlimlerinin çoğuna göre insanlar iyiliğe, yükselmeğe elverişli olarak doğar. Sonra nefsin kötü arzuları ve güzel ahlâkı öğrenmemek ve kötü arkadaşlarla düşüp kalkmak kötü huyları meydana getirir.

Ahlâk İlmi: Kötü huylardan uzaklaşıp, güzel huylar edinme yollarını öğreten ilim.

Sadatlarımız bu konuda şunları söylemiştir:

Ahlâk ilmi, çok şerefli, pek kıymetli, en lüzumlu bir ilimdir. Çünkü ruhun kötülükleri bu ilim ile temizlenebilir. Ruhun iyi huyları, sıhhati, kuvveti bununla kolayca elde edilir. Kuvvetli ruhlar ahlâk ilmi sayesinde güzel ahlâk sahibi olur. Kirlenmiş, hasta ruhlar da bu ilim yardımı ile temizlenir, iyi ahlâka kavuşur.

Ahlâk-ı Hasene: Güzel huylar. Dinîn ve aklın beğendiği huylar.

Sadatlarımız bu konuda şunları söylemiştir:

Ahlâk-ı hasenenin alâmeti, insanlardan gelen sıkıntı ve eziyete katlanmaktır.

Ahlâk-ı hasenenin dokuz alâmeti vardır:

1-Çok itiraz etmemek.

2-Adalet sahibi olmak.

3-Kendini beğenmemek.

4- İnsanların ayıplarını örtmek.

5-Müslüman kardeşinin kusurunu görünce hüsn-i zan etmek (onu iyiye yorumlamak ve hakkında iyi düşünmek).

6-Başkasından gelen eziyet ve sıkıntılara katlanmak.

7-Nefsine (kendine) zulmetmemek.

8-Kendi ayıplarına bakıp başkalarının ayıplarını araştırmamak.

9-Herkese karşı güler yüzlü, yumuşak ve tatlı sözlü olmak.

İmam-ı Rabbanî (ks) bu konuyu şöyle açıklamıştır:

Ahlâk-ı İlâhiyye (İlahi Ahlâk) : Allah’u Teâlâ’nın sıfatlarına ve isimlerine uygun sıfatlarla sıfatlanmak, Allah’u Teâlâ’nın ahlâkı ile ahlâklanmak.